Bir hukuk devletini güçlü yapan şey, insanların hangi düşünceyi dile getirdiği değil; devletin o düşünceye hangi hukukî araçlarla karşılık verdiğidir.

Bir toplumun gerçekten hukuk devleti olup olmadığı, en çok hoşuna giden sözlere değil, en rahatsız olduğu sözlere nasıl karşılık verdiğiyle anlaşılır. Deniz Göktaş’ın bir ay önce yaptığı stand-up gösterisinin ardından hakkında soruşturma başlatılması, gözaltına alınması ve sonrasında tutuklanması, aslında tek bir komedyeni değil, ifade özgürlüğü ile inanç özgürlüğü arasındaki hassas çizgiyi yeniden tartışmaya açtı. Her olayda olduğu gibi bu olayda da iki keskin cephe oluştu. Bir taraf, “Mizahın sınırı olmaz.” dedi. Diğer taraf ise “Bunun adı mizah değil, hakaret.” diyerek tutuklama kararını destekledi.

Oysa hukuk, tam da insanların öfkelendiği zamanlarda soğukkanlı kalabilme sanatıdır.

Öncelikle şu gerçeği teslim etmek gerekir: Tutuklama bir ceza değildir. Bir kişiyi cezalandırmanın değil, yargılamanın sağlıklı yürütülmesini sağlamanın aracıdır. Bu nedenle de ancak gerçekten zorunlu hâllerde başvurulması gereken istisnai bir koruma tedbiridir. Deliller büyük ölçüde toplanmışsa, kaçma veya delil karartma tehlikesini gösteren somut olgular bulunmuyorsa, hele ki kişinin kendi iradesiyle yurt dışından dönerek soruşturmaya katılmış olması gibi hususlar da varsa, tutuklama kararının çok daha güçlü gerekçelerle açıklanması gerekir.

Bu yüzden düşüncesi, dünya görüşü ya da söylediği söz ne olursa olsun, gerçekten zorunlu şartlar oluşmadıkça bir insanın tutuklanmasını hiçbir hukukçunun kolayca benimsemesi mümkün değildir. Çünkü bugün alkışlanan ölçüsüz bir tutuklama, yarın bambaşka bir dosyada, bambaşka bir düşünceye sahip kişi hakkında da aynı kolaylıkla uygulanabilir. Hukuk, kişilere göre eğilip bükülmeye başladığı anda hukuk olmaktan çıkar.

Bununla birlikte, tartışmayı yalnızca tutuklama eksenine sıkıştırmak da eksik olur.

İnsanlar uzun zamandır söylemek istediklerini doğrudan söylemek yerine mizahın diliyle anlatmaya çalışıyor. Tarih boyunca kimi zaman romanlar, kimi zaman karikatürler, kimi zaman tiyatro, bugün ise stand-up gösterileri toplumsal eleştirinin en etkili araçlarından biri oldu. Mizahın gücü de buradan geliyor. Güldürürken düşündürmesi, alışılmışı sarsması ve rahatsız edici sorular sorabilmesi…

Fakat mizahın gücü, onu sınırsız kılmaz.

Bir dine inanmamak en temel haklardan biridir. Bir dini eleştirmek de ifade özgürlüğünün koruması altındadır. İnançlar da elbette tartışılabilir, sorgulanabilir, eleştirilebilir. Ancak eleştiri ile tahkir, sorgulamak ile aşağılamak aynı şey değildir. İfade özgürlüğü rahatsız edici düşünceleri de korur; fakat bir inancı sırf aşağılamak ve inananlarını incitmek amacıyla hedef alan ifadeleri aynı kolaylıkla meşrulaştırmak, birlikte yaşama kültürüne de zarar verir.

Bir arada yaşayabilmenin yolu, aynı düşünmek değildir. Birbirimizin kutsalına, hassasiyetine ve yaşam biçimine asgari saygıyı gösterebilmektir. Bu yalnızca İslam için değil, Hristiyanlığın kutsalları için de böyledir, Museviliğin değerleri için de… Holokost’la alay edilmesine gösterilen tepkiyle, başka toplumların dinî değerlerine yöneltilen aşağılayıcı söylemler karşısındaki hassasiyet de aynı anlayışın ürünüdür. Çünkü kutsal olan şey, inanan insan için yalnızca bir fikir değildir; kimliğinin, vicdanının ve hayatının ayrılmaz bir parçasıdır.

Ancak burada çoğu zaman gözden kaçan daha önemli bir mesele var.

Bir dine hakaret etmek elbette yanlıştır. Ama bir dini istismar etmek, onu kişisel çıkarın, siyasetin, ticaretin veya güç mücadelesinin aracı hâline getirmek, bana göre çok daha ağır bir toplumsal kötülüktür. Çünkü hakaret, çoğu zaman birkaç cümleyle sınırlı kalır; din istismarı ise milyonlarca insanın en temiz duygularını sömürür, güvenini tüketir ve inancını araçsallaştırır. Dini kullanarak makam elde etmek, servet biriktirmek, insanları manipüle etmek ya da toplumu ayrıştırmak, sadece dine değil, o dine samimiyetle inanan insanlara da yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biridir. Ne yazık ki toplum olarak bazen birkaç cümlelik hakarete gösterdiğimiz tepkiyi, yıllarca süren din istismarına gösteremiyoruz.

Hukukun görevi, toplumun öfkesini tatmin etmek değildir. Adaleti sağlamaktır. Bu yüzden hem dinî değerlere yönelik hakaretin sıradanlaşmasına karşı çıkabilmeli hem de tutuklamanın düşünce ve ifade tartışmalarında olağan bir refleks hâline gelmesine itiraz edebilmeliyiz. Bu ikisi birbirine aykırı değildir.

Bir hukuk devletini güçlü yapan şey, insanların hangi düşünceyi dile getirdiği değil; devletin o düşünceye hangi hukukî araçlarla karşılık verdiğidir. Çünkü bugün ölçüyü kaybedersek, yarın yalnızca ifade özgürlüğünü ya da inanç özgürlüğünü değil, hepimizin ortak güvencesi olan hukuk devletini de yavaş yavaş kaybetmeye başlarız.