İnsan özgürlüğün değerini cezaevine girince anlamaz. Yaşadığı veya ölmediği umurunda olmayan, gününün nasıl geçtiğini sormayan başka mahkumlara çevriliyken de anlamaz. Gece yattığında, başını yastığa koyduğunda anlamaya başlar.
Bir insan kaç kez ölür?
Esasen insan bir kez ölmez.
Bazı insanlar nefes alırken ölür. Her sabah biraz daha. Her sayımda biraz daha. Her kapanan demir kapıda biraz daha ölür.
Ve BUNLARIN hiçbiri ölüm tutanağına geçmez.
Önce özgürlük alınır. Artık insan kendi kendinin efendisi değildir. Sonra alışkanlıklar. Sonra sevdikleri. Sonra ses. Sonra ad. En son da — yavaş yavaş, fark ettirmeden — dünyadaki yer silinir.
Bir gün gelir; dışarıdaki hayat senden habersiz akmaya devam ederken sen kendi yokluğuna tanıklık etmeye başlarsın.
İşte o gün asıl ceza başlar.
Mahkeme kararında yazmayan. Hâkimin okumadığı. Hiçbir infaz rejimine girmeyen.
Cezaevinin en ağır cezası demir kapılar değildir.
En ağır ceza şudur: Dünyanın geri kalanının, o insan olmadan yaşamayı öğrenmesi ve yokluğuna alışmasıdır.
Ve sen bunu ancak içeriden anlayabilirsin.
…..
Bazı cezalar mahkeme kararlarında yazmaz.
Ne Türk Ceza Kanunu'nda vardır ne de Ceza İnfaz Kanunu'nda.
Bunların adını koymak için hukuk değil, insan yüreği gerekir.
Ama insanı en çok onlar tüketir. Kemire kemire. Yıl yıl. Sayım sayım.
Bunların başında da yalnızlık gelir. Mahkumlar kalabalık koğuşlarda bile dünyanın en yalnız insanlarıdır.
Çünkü cezaevi, özgürlüğün yokluğu kadar — belki ondan da fazla — insanın dünyadan yavaş yavaş silinmesidir. Sessizce. Fark ettirmeden. Tıpkı kıyıdaki bir yazı gibi: önce kenarları, sonra ortası, sonra hiçbir şey. Çocuklarının , torunlarının onlar olmadan büyüdüklerini ve yaşlandıklarını hissettiklerinde; annelerinin, babalarının yanlarında onlar yokken öldüklerini duyduklarında kaya kadar kuvvetli insanlar bile kum taneleri gibi dağılıverir.
……
Dışarıdaki insanlar cezaevini demir kapılarla tarif eder.
Yanılırlar.
Cezaevi demirden yapılmamıştır.
Cezaevi beklemekten yapılmıştır.
Susmaktan. Unutulmaktan. Ruhun tecritinden.
Ve bazen — en acımasız anlarında — cezaevi, yaşayan bir insanın kendi hayatının cenazesini seyretmesidir. Tabut taşıyamazken. Çiçek bırakamazken. Hatta ağlayamazken.
…..
Dışarıda hayat büyük bir nehir gibi akar.
Durmadan. Acımasızca. Kimseyi beklemeden.
Çocuklar büyür — ve sen o büyümeyi fotoğraflardan takip edersin.
Babalar ölür — ve sen o son anı bir haber gibi alırsın, günler sonra.
Anneler yaşlanır — ve sen her görüşte onların gözlerindeki o yeni yorgunluğu sayarsın.
Dostlar taşınır, şehirler değişir, ağaçlar büyür, mevsimler geçer.
İçeride ise zaman akmaz.
Zaman çürür.
Takvim yaprakları değişir ama günler değişmez. Aynı duvar. Aynı kapı. Aynı koridor. Aynı demir sesi. Aynı rutin. — sabah, öğle, akşam, gece. Sonsuz bir döngü içinde.
Bir süre sonra insan hangi yılda olduğunu değil, kaçıncı sayımda olduğunu hatırlamaya başlar.
Ve o an bir şey kırılır içinde. Sessizce. Ama kalıcı olarak.
……
Cezaevinde en ağır şey özgürlüğün olmaması değildir.
Bu bir paradoks gibi görünür. Ama değildir.
Çünkü insan birçok şeye alışabilir — bu hem trajedimiz hem mucizemizidir.
Dar bir yatağa alışır. Kötü yemeğe alışır. Beton duvarlara alışır. Yetersiz tıbbi hizmetlere alışır. Kalabalık içindeki sessizliğe bile alışır.
Fakat insan unutulmaya alışamaz.
Bu, beynin kabul etmeyi reddettiği tek acıdır.
İlk günlerde herkes gelir. Dostlar, akrabalar, eski komşular. Telefonlar susmaz. Mektuplar eksilmez. İnsan neredeyse ısınır bu ilgiye — belki de kendini bir roman kahramanı gibi hisseder.
Sonra hayat dışarıda kendi düzenini kurar.
Ve insanlar — suçlamadan, kötülük etmeden, sadece yaşayarak — dönüp kendi telaşlarına karışırlar.
Bir gün bir ziyaret eksilir. Sonra bir tane daha. Sonra telefonlar seyrekleşir. Sonra mektuplar kısalır — önce sayfalar, sonra paragraflar, sonra birkaç satır. Sonra isimler unutulur. Sonra sen unutulursun.
Ve mahkûm, o gün anlar:
En zorlu ceza demir kapılar arkasında değil, insanların hafızasının dışında kalmaktır.
İşte yalnızlık o gün başlar. Gerçek yalnızlık. Adı konulmamış, mahkûmiyette yazmayan, infaz hakimince hesaplanamayan ama belki de en uzun süren ceza.
…..
Cezaevinin en acımasız anı bence avukat görüşünün bitimidir.
Saatlerce konuşursunuz. Dosyadan, mahkemeden, yeni gelişmelerden. Belki bir umut kırıntısından. Belki yaklaşan bir tahliyeden. Belki de — en çaresiz günlerde — sadece dışarıdaki havanın nasıl olduğundan. Çünkü bazen insanın ihtiyacı duyduğu şey hukuki analiz değil, birinin sesinin sıcaklığıdır.
Sonra görüş sona erer.
Avukat evraklarını toplar. Ayağa kalkar. Kapıyı açar ve dışarıya çıkar.
Biraz sonra gökyüzünü görecektir.
Biraz sonra rüzgâr yüzüne vuracaktır.
Biraz sonra — sadece istediği için — istediği yere gidecektir.
Mahkûm ise aynı kapıdan ters yöne yürür.
Koridor uzadıkça içindeki umut kısalır. Demir kapılar tekrar kapanır. Anahtar sesleri yankılanır — o yankı, o yankı, o yankı — tâ ki sessizlik geri gelene kadar.
Ve insan birkaç dakika önce dokunduğu dünyanın yeniden elinden kayıp gittiğini hisseder.
Cezaevi yalnızlığının bir sesi varsa, o ses o koridorda yankılanan kendi ayak sesleridir.
…..
Fakat bütün bunlardan daha ağır bir yalnızlık vardır.
Haksız yere içeride olduğunu düşünen insanın yalnızlığı. Tuzlu su okyanusunda susuzluktan ölmeye benzer bu yalnızlık — kurtuluş çok yakın görünür ama ulaşmak imkansızdır.
Suçlu olduğunu bilen insan cezasını çeker — bu acıdır, ama en azından bir mantığı vardır. Bir denge. Eylem ve sonucu.
Masum olduğunu düşünen insan ise her gün kendisini çeker. Yargılar, mahkûm eder, infaz eder — ve ertesi sabah yeniden başlar.
Her sabah aynı soruyla uyanır: *Neden?*
Gece yatağa aynı soruyla girer: *Neden?*
Bir süre sonra duvarlar cevap vermez. Mahkemeler cevap vermez. Dosyalar cevap vermez. Tanrı bile — o an — sessiz kalır gibi görünür.
Ve insan kendi zihninin içinde yargılanmaya başlar. Kendi savcısı, kendi hâkimi, kendi celladı olur, yalnızlık ise kefeni olmuştur.
Dışarıdakiler onun özgürlüğünü kaybettiğini düşünür.
Oysa o çok daha fazlasını, çok daha derinden kaybetmiştir:
Yağmur altında, hiçbir yere gitmeye gerek duymadan yürümeyi. Sabah kahvesinin kokusunu. Bir kediyi sevmeyi. Gökyüzüne — sadece istediği için, sadece istediği kadar — bakabilmeyi.
Bunları kaybetmiştir. Ve bu kayıpların hiçbirinin tutanağı tutulmamıştır.
….
İnsan özgürlüğün değerini cezaevine girince anlamaz. Yaşadığı veya ölmediği umurunda olmayan, gününün nasıl geçtiğini sormayan başka mahkumlara çevriliyken de anlamaz. Gece yattığında, başını yastığa koyduğunda anlamaya başlar. Özgür dünyada artık ondan mekânsal ve metaforik olarak uzaktadır. Kendiyle daha fazla konuşur . İç diyalog her anını sarar, yargılayıp planlama, şikayet ve dua. ..
Ve özgürlüğün değerini asıl anladığı an olan onu geri alabilecek hiçbir şeyin olmadığını anladığı an çıkıverir karşısına. O geçen günler, o büyüyen çocuk, o son nefes — bunlar geri gelmez. Para geri veremez. Beraat kararı geri veremez. Hiçbir mahkeme o zamanı iade edemez.
Bu yüzden cezaevi yalnızlığı dört duvar arasında yaşanan bir duygu değildir.
O, insanın ruhuna açılmış görünmez bir hücredir.
Kapısını gardiyanlar kapatmaz. Anahtarını infaz memurları taşımaz. Hesabını hiçbir hakim yapamaz. Ve çoğu zaman tahliye günü geldiğinde bile — o büyük, beklenen, hayal edilen gün — tamamen açılmaz.
Çünkü bazı insanlar cezaevinden çıkar.
Ama cezaevi onların içinden hiçbir zaman çıkmaz.
Ve kimse bunu mahkûmiyet kararına yazmaz.