bir kamu görevlisinin evindeki silahların bir çocuğun erişimine açık hâle gelmesi, sadece bireysel değil, kurumsal bir zafiyettir.

15 nisan 2026 çarşamba, saat 13.30. kahramanmaraş’ın kalbinde bir okul kapısı açıldı; ama o kapıdan içeri giren şey ders zili değil, bir memleketin yüreğini yaracak bir karanlıktı. saat 13.30’da patlayan ilk kurşun, yalnızca bir koridorun sessizliğini değil, bu toprakların en kırılgan yerini—çocuklara emanet ettiğimiz umudu—ikiye böldü. dokuz çocuk… bir öğretmen… on can, on hikâye, on yarım kalmış nefes. o gün defterler kapanmadı; hayatlar kapandı. tahtada yarım kalan cümleler, evlerde yarım kalan dualara dönüştü. o gün kahramanmaraş ayser çalık ortaokulu kitlesel şiddetin en sinsi biçimi olan okul saldırılarıyla eş anlamlı hale geldi.

ve bu acıyı katlayan en sarsıcı gerçek: tetiğin ucunda 13–14 yaşında bir çocuk vardı. bu, trajediyi hafifletmez; aksine derinleştirir. çünkü burada yalnızca bir katliam yok; bir çocuğu bu noktaya getiren zincirin her halkası var. bir çocuktan katil üreten bir körlük var. ailedeki ihmal, toplumdaki duyarsızlık, dijital dünyanın karanlık dehlizleri, denetimsiz bırakılan alanlar… ama hepsinin ötesinde, yitip giden bir şey var: merhamet. vicdanın sustuğu yerde, çocuklar yalnızlaşır. yalnızlaşan çocuklar, bir gün ya kurban olur ya felaket.

bir çocuğun sırt çantasından kalem değil, beş tabanca çıkıyorsa, o ülke yalnızca bugünden değil, yarından da yaralanmıştır. o koridorlarda yükselen çığlıklar, pencerelerden atlayan çocuklar, yerde kalan çantalar… bunlar birer sahne değil; bir toplumun hafızasına kazınmış derin bir yaradır. o gün bir ders yarım kalmadı; bir neslin güven duygusu parçalandı.

“siz uyurken ben bu ölümü evden topladım.”

bu cümle, bir çocuğun değil, ihmallerin sesidir. sırt çantasındaki beş tabanca ve yedi şarjör, çocukluğun değil, yetişkinlerin dünyasının en ağır yüküdür. ve o yük, bir evin içinde, bir babanın sorumluluğunda duruyordu.

hukuk bize şunu söyler: sorumluluk şahsidir.

ama hukuk aynı zamanda şunu da haykırır: öngörülebilir bir tehlikeyi görmezden gelmek, sorumluluğun ta kendisidir.

beş silah. yedi şarjör.

bir çocuğun erişiminde.

“kilitli sandık” deniyor. ama sonuç ortada. o sandık açıldıysa, o kilit yok hükmündedir. hukuk, şekle değil gerçeğe bakar. eğer bir çocuk o silahlara ulaşabiliyorsa, orada ihmal vardır. hem de sıradan değil, ağır, açık ve kaçınılmaz sonuçlara yol açan bir ihmal.

bu tablo basit bir hata değildir.

bu, göz göre göre büyüyen bir tehlikenin durdurulmamasıdır.

ve mesele yalnızca aile değildir.

bu çocuk bir günde bu hâle gelmedi.

kendine zarar veren bir çocuk… çevresine zarar veren bir çocuk…

sinyal veren bir çocuk…

ama bu sinyaller ya görülmedi ya ciddiye alınmadı.

halen ülkemiz okullarındaki şiddet suçlarının sıklığı, oluşum nedenleri ve eğilimlerinin tam resmini yakalayan verilere sahip değiliz. ancak genel suç istatistiklerine baktığımızda okullardaki saldırı suçlarının 2009'dan beri arttığını görüyoruz.

bugün artık okullarda zorbalık ciddi bir sorun haline gelmiştir. zorbalık sözlü (tehdit edilme, isim takma veya hakarete uğrama) ve fiziksel (itilme, kakılma, çelme takılma veya tükürülme) şeklinde ve yüz yüze veya sosyal medya aracılığıyla yani sanal olarak gerçekleştirilmektedir. daha da kötüsü okul saldırganlarının saldırılarından önce başkaları tarafından zorbalığa, mağduriyete, zulme veya yaralanmaya maruz kaldıklarını biliyoruz. ancak halen bu konuda etkili bir gözetim sistemi geliştirmiş değiliz. ailelerin negatif yaklaşımları, sana el kaldırana sen de kaldır, seni döveni sen de döv şeklindeki söylemleri meseleyi daha da içinden çıkılmaz hale getirmektedir.

hal böyle olunca hukuk şimdi en ağır sorusunu sormak zorunda kalmıştır:

“bu felaket önlenebilir miydi?”

eğer cevap evetse, o zaman şu sorudan kaçamayız:

“kim önlemedi?”

sadece aile değil.

bu çocuğu fark edemeyen, yönlendiremeyen, koruyamayan sistem;

silahın ev içindeki varlığını etkin şekilde denetlemeyen idari yapı;

riskleri erken aşamada yakalayamayan kamu mekanizması…

ana akım medyada yer alan sekiz farklı dizinin yalnızca birer bölümünde çatışma ve infazlar sonucu 41 kişinin öldüğü sahnelerin özendirici bir biçimde ve her hafta tekrarlanarak sunulması.

hepsi bu sonucun içinde yer alıyor.

devletin en temel vaadi ve kuruluş gerekçesi basittir:

“seni koruyacağım.”

ama o gün, o okulda bu söz tutulmadı.

bir kamu görevlisinin evindeki silahların bir çocuğun erişimine açık hâle gelmesi, sadece bireysel değil, kurumsal bir zafiyettir. bu, yalnızca bir ceza meselesi değil; denetim, sorumluluk ve önleme mekanizmalarının sorgulanması gereken bir kırılmadır.

internet aramalarında "silahlı saldırı, ölüm, şiddet, boğma, dövme, saldırı, bıçaklama ve öldü" gibi anahtar kelimeler, "ilköğretim, ortaöğretim, ilkokul, lise, ortaokul" gibi ifadelerle birlikte kullanıldığında karşımıza çıkan sonuçların sayısı ve içeriği alarm zillerinin çalmasının vaktinin çok geldiğini göstermektedir.

bugün kahramanmaraş’ta toprağa verilen dokuz evladımız ve bir öğretmenimiz var.

her biri bir ailenin kalbi, bir evin ışığıydı.

bu acının büyüklüğü ölçülemez, kıyaslanamaz.

bu kaybın karşısında hiçbir cümle yeterli değildir.

ama şunu söylemek zorundayız:

eğitim yönetiminin asli görevi politika yapmak, bütçe tasarrufunu temel amaç haline getirmek ve sınav gerçekleştirmek değildir. gelecekte bu tür olayların önlenebilmesi için ilk yapılması gereken okullardaki şiddet vakalarının artışına neden olan faktörleri anlayarak koordineli ve düşünceli bir okul güvenliği stratejisini hayata geçirmektir.

yaşananlar sadece bir trajedi olarak anlatılıp geçilemez.

bu, ders çıkarılması gereken bir eşiktir.

eğer biz bu olayı sadece bir “haber” olarak tüketirsek,

eğer sorumluluğu dar bir çerçeveye sıkıştırırsak,

o zaman asıl kaybı yaşamaya devam ederiz.

çünkü mesele yalnızca o gün kaybedilen canlar değil—

o gün sarsılan güven, kırılan umut ve eksilen merhamettir.

hukuk, o kilitli sandığın gerçek anahtarını bulmak zorundadır.

ve toplum, o anahtarın nasıl bu kadar kolay kaybolduğunu.

aksi halde…

o sessizlik, sadece bir okulun değil, hepimizin üzerine çöker.