Kemal Sunal'ın Yunus'u bu yedi yılın içinde ne olduğunu bizzat yaşar. Koşar, büroya gider, evrak getirir, tanık bulur, avukata para verir.

Kafka, Dava'sında Josef K.'nın suçunu hiç öğrenemeyiz. Mahkeme vardır, yargılama vardır, karar vardır; gerekçe yoktur. Bu gerekçesizlik sistemin bir hatası değildir, sistemin ta kendisidir. Zeki Ökten'in 1986 yapımı Davacı'sı bu Kafkaesk gerçekliği Türk hukuk sisteminin tam ortasına yerleştirir. Ama Kafka'dan farklı olarak Ökten güldürür. Ve bu güldürme, filmin en acımasız silahıdır.

Hikâye küçük bir şeyden başlar: Bir köyde iki komşu, hayvanlar bahçeye dalar, iş inada biner, mahkemeye taşınır. Buraya kadar her şey tanıdıktır; Anadolu'nun her köyünde bir versiyonu vardır. Sonra dava açılır. Ve yedi yıl kapanmaz. Yedi yıl boyunca iki komşu yaşlanır, çocukları büyür, hayvanlar ölür. Dava akar gider, kendi ritmiyle, kimseyi umursamadan.

Kemal Sunal'ın Yunus'u bu yedi yılın içinde ne olduğunu bizzat yaşar. Koşar, büroya gider, evrak getirir, tanık bulur, avukata para verir. Sistem her seferinde bir adım geri çekilir. Duruşma ertelenir, hâkim değişir, dosya kaybolur ya da kaybolmaz ama bir türlü bulunamaz. Bir sonraki oturum için tarih verilir, tarih gelir, yeni bir engel çıkar. Sistem Yunus'u reddetmez; bir sonraki adıma yönlendirir. Yunus da yönlendirilmeye devam eder.

Burada Sunal'ın oyunculuğu filmin bütün ağırlığını taşır. Şaban'dan, Salako'dan alışkın olan seyirci Davacı'da farklı bir şeyle karşılaşır: Bu Yunus safdil değildir, aptal da değildir. Hakkının olduğuna gerçekten inanan, bu inançla hareket eden, ama bu inancın sisteme hiçbir şey ifade etmediğini yavaş yavaş kavramak zorunda kalan biridir. Sunal bu kavrayışı gülünç kılmadan taşır. Komedi Yunus'tan değil, Yunus'un içinde bulunduğu durumdan gelir. Bu fark her şeyi değiştirir.

Ökten, sistemi kötü insanlardan oluşturmaz. Memurlar kötü değildir, görevlerini yaparlar. Hâkimler adaletsiz değildir, prosedürü işletirler. Avukat da aslında iş yapar; ama avukatlığın işi davayı kazanmak değildir, davayı sürdürmektir. Herkes kurallara uymaktadır. Kurallar ise kimsenin işine yaramamaktadır. Bourdieu'nün kurumsal şiddet dediği şey budur: En etkili baskı, baskıyı baskı gibi göstermeyendir.

Zamanla davanın özü de anlamsızlaşır. Hayvanlar artık yoktur, bahçe belki el değiştirmiştir, iki komşunun arasındaki asıl mesele çoktan unutulmuştur. Ama dava sürmektedir; çünkü dava artık hayvanlara dair değildir. Davanın kendisine dair bir davaya dönüşmüştür. Sistem, kendini besleyen bir organizma gibi, davayı içine çekmiş ve orada tutmaktadır. Kafka'nın Josef K.'sı ne ile suçlandığını bilmeden yargılanır; Yunus ise ne için dava açtığını unutarak mahkemeye gitmeye devam eder.

Film 12 Eylül darbesinin hemen ardından çekilmiştir. O dönem Türkiye'sinde hukuk yalnızca bir adalet mekanizması olarak değil, iktidarın meşrulaştırma aracı olarak da işlemiştir. Ökten bunu doğrudan söylemez. Köydeki iki komşunun absürd davasına gömer. Ve o absürdlük, söylenenden çok daha derine işler.

Davacı tarihlenmiş bir film değildir. Mahkeme koridorlarındaki o koku, o bekleme sırası, o "yarın gelin" sesi değişmemiştir. Yunus her duruşmaya gider. Her ertelemeye katlanır. Çünkü hakkı olduğuna inanmaktadır. Ve bu inanç, sistemin içinde, sistemin en acı komedisine dönüşür: Haklı olmak, hiçbir zaman yeterli olmamıştır. Bu ülkede değil.