Ölü Deniz adı, bir durgunluğu tarif eder. Tuzlu, ağır, dibe batırmayan ama yüzdürmeyen bir su. Göktaş o suda bir taş atar. Halka halka yayılan su, milyonlarca izlenmeye, erişim engellerine, bir takım tepkilere ve yüz binlerce paylaşıma dönüşür. Deniz ölü değildir; hareketsiz görünmektedir sadece. Altında ne olduğunu anlayabilmek için birinin taşı atması gerekir.
Mikhail Bakhtin, karnaval geleneği üzerine yazdığı sayfalarda şunu saptar. İktidarın kendini en sağlam hissettiği anlarda bile güldürü bir gedik açar, çünkü güldürü ciddiyetin tek meşru dili olduğu iddiasını çökertir. Karnavalda kral soytarı kılığına girer ya da soytarı kral tahtına oturur ve bu yer değiştirme anlık bile olsa, düzenin mutlak olmadığını, taşların başka türlü de dizildiğini gösterir. Deniz Göktaş'ın 2026 yazında Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu'nda sahnelediği, ardından YouTube'da yayınlanan Ölü Deniz gösterisi, bu kadim geleneğin Türkiye'deki çarpıcı bir halkasıdır. Ama Göktaş soytarı kılığına girmez, aksine sahnededir, ayaktadır, sesi vardır ve isim verir.
Ölü Deniz, yaklaşık doksan dakika boyunca Türkiye'nin son yıllarının siyasi haritasını çizer ancak bir analizin soğuk nesnelliğiyle değil, bir tanığın yerinden edilemez bilgisiyle. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın otuz iki yıllık siyasi kariyeri, İmamoğlu'nun diploma iptali, Saraçhane eylemleri, CHP Genel Merkezi'ne polis eşliğinde girişin ardından gelen "mutlak butlan" kararı, gözaltılar vb. bunların hepsi sahnede adıyla, tarihiyle, bağlamıyla konuşulur.
Sosyal medyada gösteriyi izleyenlerin büyük kısmının "Siyasi mizaha hasret kalmışız" yorumunda birleşmesi, bir beğeni ifadesi değil, uzun bir yokluğun itirafıdır. Türkiye'de politik hiciv yalnızca bastırılmamıştır, içselleştirilmiş ve kanıksanmış bir otosansürle sindirilmiştir. Komedyenler iktidara dokunmaktan çekinmiş, platformlar konuyu değiştirmiş, mizah giderek kişisel alanın güvenli kuytuluklarına çekilmiştir. Göktaş'ın gösterisi bu çekilmenin tersine yürür. Ve bu yürüyüşün bedeli de gösterinin hemen ardından, gösteriye ait kesitlerin X platformunda yayılmasının ardından bazı içeriklere erişim engeli getirilir. Güldürü hâlâ tehlikelidir. Aslında bu, gösterinin niteliğinin ne olduğuna dair en büyük tescilidir.
Göktaş'ın mizah anlayışı, Türkiye'de alışkın olduğumuz türden değildir. Yerli stand-up büyük ölçüde iki yönde akmıştır. Biri, gözleme dayalı, gündelik ve suya sabuna dokunmayan, hayatın trajikomik ayrıntılarından beslenen, kimseyi rahatsız etmeyen bir dil. Diğeri popüler ve ticari, platform uyumlu, içeriği, gösterildiği platformun beka kaygılarıyla şekillendirilmiş. Göktaş her ikisinin de dışındadır. Gösterinin herhangi bir ücretli platforma değil, YouTube'a ücretsiz olarak yüklenmesi de bu tutumun uzantısıdır. Bu bir dağıtım kararı değil, siyasi bir tercihtir. Gösteriyi parasız yapan, erişimi kıtlaştırmayan, arkasında duran bir komedyen profili vardır karşımızda.
Aziz Nesin, yazdıklarını para kazanmak için değil basılmasına izin vermek için bile mücadele ettiği dönemlerde, Türk halkına dair o tartışmalı tespitini yapmıştır. Bu tespit bir hakarettir diyenler vardır, bir tespit diyenler vardır, ama tespitin en doğru okuması bence şudur. Güldürünün işlevi, aptallığı aptal yerine koymak değil, aptallığın nasıl üretildiğini göstermektir. Göktaş da bunu yapar. Sahnede gülünç olan yalnızca siyasi hicivler değildir, gülünç olan, bu siyasi düzenin yarattığı atmosferi normalmiş gibi kabullenmiş olmanın ta kendisidir. "Efendi olmak için eşik çok düşük" dediğinde, Fatih Altaylı'nın programından "ne efendi çocuk" yorumu aldığı döneme atıfla, güldüren şey yalnızca gönderme değildir; kamuoyunun neyi onaylamak için ne kadar az beklediğinin farkına varılmasıdır.
Sosyal Medyada bazı isimlerin Göktaş'ı "zıpır" olarak nitelendirerek hedef göstermesi ile şekillenen tepkisinde aslında kendini anlatır. Bu tepkinin dili bizatihi gösterinin içindeki materyalin ta kendisidir. Kim çevreler, hicve verdiği yanıtla hicvin konusu haline gelir. Güldürü burada bir paradoks işletir. Ciddiye alındıkça güçlenen, küçümsendikçe büyüyen, yasaklandıkça da efsaneleşen bir Paradoks.
Türkiye'de güldürünün tarihi, aynı zamanda susturmanın tarihidir. Karikatüristler hapse girmiştir, çizgiler mahkemeye taşınmıştır, espriler dava konusu olmuştur. Bu baskı, sessizliği ödüllendirecek biçimde işlemiştir. Göktaş'ın gösterisi bu birikimin içinden çıkar, ama onu diğerlerinden ayıran şey yalnızca cesaret değildir, cesaret bireysel bir niteliktir ve bireysel nitelikler tek başına yapısal sorunları çözmez. Onu ayıran şey, bu cesareti bir sanat diline dönüştürmesidir. Gösterinin doksan dakikası boyunca hiçbir şey doğrudan söylenmez, her şey kurgu içinde kurgulanır, espri içinde espriyle derinleşir. Gerçek, doğrudan söylense dava konusu olurken, gülünç kılınarak söylendiğinde farklı bir dolaşıma girer. Bakhtin'in karnavalı tam da budur. Gerçeği söylemenin başka bir yolu.
Gösterinin yayınlanmasının ardından milyonlarca izlenme sayısına ulaşması ve sosyal medyanın en çok konuşulan gündem maddesi haline gelmesi bir rekor değil bir ihtiyacın ölçüsüdür. İnsanlar neşelenmek için değil, bir şeyin dile getirildiğini görmek için izlemiştir. Tescillenmek ihtiyacıdır bu aslında. Yaşananların gerçek olduğunun, herkesin gördüğünün ama sonunda birinin de görmezden gelmemeyi seçtiğinin tescili.
Ölü Deniz adı, bir durgunluğu tarif eder. Tuzlu, ağır, dibe batırmayan ama yüzdürmeyen bir su. Göktaş o suda bir taş atar. Halka halka yayılan su, milyonlarca izlenmeye, erişim engellerine, bir takım tepkilere ve yüz binlerce paylaşıma dönüşür. Deniz ölü değildir; hareketsiz görünmektedir sadece. Altında ne olduğunu anlayabilmek için birinin taşı atması gerekir.