İnsanlar hapse atıldı, sürgün edildi, malları yağmalandı.

1930 yılında Yunanistan Başbakanı Eleftherios Venizelos Ankara'ya geldi.

Venizelos sıradan bir Yunan siyasetçisi değildi. Anadolu'nun işgal sürecini başlatan dönemin Yunanistan Başbakanıydı.

Mustafa Kemal Atatürk tarafından kabul edildi.

Ve iki ülke arasında, bugünün moda tabiriyle, bir “normalleşme” dönemi başladı.

Peki geçmiş unutulmuş muydu?

Elbette hayır.

Batı Trakya Türklerinin yaşadığı baskılar, Balkanların acıları ve ardından Yunan ordusunun Batı Anadolu'yu işgali…

Ege insanı yıllarca çok ağır bedeller ödedi.

İnsanlar hapse atıldı, sürgün edildi, malları yağmalandı. Köyler ve kasabalar yakıldı. Siviller öldürüldü, kadınlar korkunç saldırılara maruz kaldı.

Ben bunları yalnızca tarih kitaplarından okumuyorum.

Büyük dedem de bunları yaşayanlardan biriydi.

Üstelik Mustafa Kemal bütün bu yaşananları herhangi bir devlet adamından çok daha iyi biliyordu.

Selanikliydi.

Askerdi.

Komutandı.

Savaşı masa başından değil, cepheden biliyordu.

İşgali, ölümü, göçü ve yıkımı görmüştü.

Ama Cumhuriyet'i kurduktan birkaç yıl sonra dünün düşmanıyla aynı masaya oturdu.

Neden?

Çünkü devlet yönetmek başka, kin gütmek başkadır.

Devletlerin hafızası olur.

Ama devletlerin intikam duygusu olmaz.

Çünkü devlet geçmişi hatırlar, fakat geleceği düşünerek hareket eder.

Atatürk'ün yaptığı tam olarak buydu.

Barış, geçmişi unutmak değildir. Geçmişin geleceği esir almasına izin vermemektir.

Bitmeyen düşmanlıkların bedelini yalnızca askerler ödemez.

Ekonomi öder.

Sanayi öder.

Eğitim öder.

Çocuklarımız öder.

Geleceğimiz öder.

Daha kötüsü şudur:

Siz birbirinizle kavga ederken birileri sizin kavganızdan para, güç ve nüfuz kazanır.

Sizi birbirinize düşman ederler.

Sonra da sizi “motive” etmeye devam ederler.

Siz kavga edersiniz, onlar kazanır.

Siz fakirleşirsiniz, onlar zenginleşir.

Siz evlatlarınızı kaybedersiniz, onlar hesaplarını büyütür.

İşte bu yüzden barış zayıfların değil, güçlülerin işidir.

Savaşı başlatmak kolaydır.

Öfkelenmek daha da kolaydır.

Asıl devlet adamlığı, gerektiğinde barışı kurabilmektir.

Atatürk boşuna,

“Yurtta sulh, cihanda sulh.”

demedi.

Kurtuluş Savaşı'nın ardından Türkiye bütün kaynaklarını intikama, rövanşa ve yeni hesaplaşmalara ayırsaydı Cumhuriyet'in kalkınma hamleleri nasıl yapılacaktı?

Fabrikalar hangi parayla kurulacaktı?

Demiryolları hangi kaynakla yapılacaktı?

Eğitim hamleleri hangi huzur ortamında gerçekleştirilecekti?

Atatürk savaşı kazanmış bir komutan olarak barışı tercih etti.

Çünkü savaşı kazanmak komutanlık, barışı inşa etmek devlet adamlığıdır.

Bugün de meseleye biraz buradan bakmak zorundayız.

Bu ülkenin terör nedeniyle yaşadığı acıları unutamayız.

Kaybettiğimiz insanları unutamayız.

Ödenen bedelleri yok sayamayız.

Ama çocuklarımızı ve torunlarımızı geçmişin kavgasına mahkûm etmek zorunda da değiliz.

Aklıselim olmak zorundayız.

Devlet aklının günlük öfkelerden, sloganlardan ve siyasi hesaplardan daha uzun vadeli olduğunu anlamak zorundayız.

Çünkü yıllardır bu kavganın kaybedenleri büyük ölçüde yine biz olduk.

Türkler ve Kürtler…

Can kaybettik.

Para kaybettik.

Zaman kaybettik.

Fırsatlar kaybettik.

Ve biz birbirimizle uğraşırken başkaları bizim kayıplarımız üzerinden kendi hesaplarını yaptı.

Artık başka bir şeyi konuşmanın zamanı gelmedi mi?

Sadece birlikte yaşamanın değil, birlikte kazanmanın yollarını aramanın zamanı gelmedi mi?

Geçmişimizi unutmayalım.

Acılarımızı unutmayalım.

Devletimizin hafızasını da kaybetmeyelim.

Ama geleceğimizi geçmişimizin esiri yapmayalım.

Çünkü bazen bir milletin en büyük zaferi yeni bir savaşı kazanmak değil, bir daha savaşmak zorunda kalmayacağı bir düzen kurabilmektir.

Ve unutmayalım:

Savaşmak için öfke yeter.

Barışmak için ise akıl, cesaret ve güçlü bir devlet iradesi gerekir.