Devletçilik ilkesi, Mustafa Kemal Atatürk tarafından benimsenen Cumhuriyet'in temel ilkelerinden biridir.

Devletçilik ilkesi, Mustafa Kemal Atatürk tarafından benimsenen Cumhuriyet'in temel ilkelerinden biridir.

Bu anlayışa göre devlet, ekonomik ve sosyal kalkınmayı sağlamak amacıyla gerekli gördüğü alanlarda ekonomiye müdahil olur, yatırım yapar ve gerektiğinde öncü rol üstlenir.

Ancak devletçilik, bütün üretim araçlarının devletin elinde bulunması demek değildir.

Özel girişim ve özel mülkiyet vardır. Özel sektörün yetersiz kaldığı, stratejik önem taşıyan veya ülkenin kalkınması açısından gerekli görülen alanlarda ise devlet devreye girer.

Amaç bellidir:

Ülkenin ekonomik kalkınmasını hızlandırmak, milli ekonomiyi güçlendirmek ve kamu yararını korumak.

Türkiye'de özellikle Özal döneminden sonra yaygınlaşan "Devlet basma dokumaz, devlet ayakkabı yapmaz" anlayışıyla birlikte özelleştirmeler hız kazandı.

Elbette devletin verimsiz çalışan her işletmeyi sonsuza kadar sırtında taşıması gerektiğini savunmuyorum.

Ancak özelleştirme adı altında çok kıymetli Hazine arazilerinin ve kamu varlıklarının el değiştirmesi, bu alanlarda oluşan rantın kamu yerine belirli kişi ve şirketlere aktarılması da Türkiye'nin üzerinde ciddi biçimde düşünmesi gereken bir tecrübedir.

Çünkü bugün dünyaya baktığımızda bambaşka bir gerçekle karşılaşıyoruz. Gelişmiş ekonomilerin lokomotif sektörlerinin ve dünyanın en güçlü markalarının önemli bir bölümünün, kendi devletlerinin sağladığı teşviklerden, finansmandan, kamu alımlarından, diplomatik destekten ve stratejik korumadan yararlandığını görüyoruz.

Almanya otomotiv sanayisini, İtalya kendi stratejik şirketlerini, İngiltere enerji sektörünü, ABD ise teknoloji ve havacılık başta olmak üzere kritik sektörlerini kendi haline bırakmıyor.

Serbest piyasa var.

Ama sahipsiz piyasa yok!

İşte Türkiye'nin de yeniden düşünmesi gereken devletçilik tam olarak budur.

TOGG bunun iyi bir örneği

Bunun Türkiye'deki en dikkat çekici örneklerinden biri TOGG'dur.

TOGG bugün zarar ediyor olabilir. Üretim rakamları açısından eleştirilebilir, bazı açılardan henüz istenilen verimliliğe ulaşmadığı da söylenebilir.

Ama gözden kaçırılmaması gereken başka bir gerçek var:

TOGG yalnızca otomobil üretmiyor.

Piyasayı da regüle ediyor.

Devletin sağladığı destekler ve oluşturduğu ekosistem sayesinde TOGG'un elektrikli otomobil pazarında ulaşılabilir bir fiyat seviyesinde tutulması, Türkiye'ye gelen diğer elektrikli otomobil üreticilerinin fiyat politikalarını da doğrudan veya dolaylı olarak etkiliyor.

TOGG olmasaydı ithal elektrikli otomobillerin Türkiye'deki fiyat rekabetinin bugünkü kadar güçlü olup olmayacağını ciddi biçimde tartışmamız gerekirdi.

Dolayısıyla mesele yalnızca "TOGG kâr ediyor mu, zarar ediyor mu?" sorusuyla değerlendirilemez.

Devlet açısından hesabın başka bir tarafı daha vardır:

Ülkeye ne kazandırıyor?

İthalatı ne kadar azaltıyor?

Yan sanayiyi ne kadar geliştiriyor?

Teknoloji transferine ne kadar katkıda bulunuyor?

İstihdam yaratıyor mu?

Ve en önemlisi, bulunduğu sektörde rekabeti ve fiyatları Türkiye lehine etkiliyor mu?

Bana göre TOGG modeli doğru bir modeldir.

Milli ekonomiyi ve yerli üretimi güçlendiren, devlet ile özel sektörün birlikte hareket ettiği yeni nesil bir kalkınma modelidir.

Ben buna "Postmodern Devletçilik" diyorum.

Savunma sanayisinde zaten yapıyoruz

Aslında Türkiye bu modeli başka bir alanda yıllardır uyguluyor:

Savunma sanayisinde...

Devlet hedef koyuyor.

Finansman sağlıyor.

Sipariş garantisi oluşturuyor.

Özel sektör yatırım yapıyor.

Mühendis yetiştiriyor.

Teknoloji geliştiriyor.

Üretim yapıyor.

Sonra ortaya çıkan şirketler ve ürünler ihracata yöneliyor.

Bugün Türk savunma sanayisinin geldiği noktada bu modelin payını görmezden gelemeyiz.

Öyleyse aynı modeli neden yalnızca savunmada uygulayalım?

Türkiye'nin ithalat bağımlılığının yüksek olduğu sektörlerde, yüksek katma değerli ürünlerde ve stratejik teknolojilerde de benzer bir model güçlü biçimde uygulanmalıdır.

Devlet her şeyi üretmemeli.

Ama neyin Türkiye'de üretilmesi gerektiğine dair bir stratejisi mutlaka olmalı.

Her markayı sıfırdan yaratmak zorunda değiliz

Bir başka mesele de küresel marka yaratmak...

Yerli ve milli bir markayı sıfırdan kurup dünya markası haline getirmek son derece zahmetli, pahalı ve uzun soluklu bir iştir.

Bazen bunun daha hızlı bir yolu vardır:

Satın almak.

Türk şirketlerinin stratejik küresel markaları satın alabilmeleri için devlet gerektiğinde finansman, kredi, garanti ve diplomatik destek sağlamalıdır.

Çünkü satın alınan şey yalnızca fabrikanın makineleri değildir.

Markayı satın alırsınız.

Dağıtım ağını satın alırsınız.

Teknolojiyi satın alırsınız.

Patentleri satın alırsınız.

Müşteri portföyünü satın alırsınız.

Ve belki de en önemlisi, onlarca yılda oluşturulmuş küresel güveni satın alırsınız.

Geçmişte önümüze gelen bazı büyük fırsatları değerlendiremedik.

SAAB ve Volvo gibi örnekler bugün hâlâ tartışılabilir.

Buna karşılık Türk sermayesinin Godiva, Lumberjack ve Piaggio Aerospace gibi uluslararası markalara yaptığı yatırımlar, Türkiye'nin küresel ekonomide yalnızca ürün satan değil, marka ve teknoloji satın alan bir ülke olabileceğini göstermesi açısından önemlidir.

Bu tür girişimlere sadece "Birilerini zengin ediyorlar" penceresinden bakmak büyük resmi kaçırmaktır.

Elbette kamu kaynağı kullanılıyorsa şeffaflık olacak.

Hesap verilebilirlik olacak.

Rekabet olacak.

Liyakat olacak.

Ama bunları sağlayacağız diye devletin milli şirketlerini ve Türk sermayesinin küresel hamlelerini desteklemekten vazgeçemeyiz.

Çünkü dünyanın hiçbir büyük ekonomisi kendi stratejik şirketlerini tamamen kaderine terk etmiyor.

Türkiye de terk etmemeli.

Cumhuriyet'in ilk yıllarında devletçilik, fabrikası olmayan bir ülkeye fabrika kurmanın yöntemiydi.

Bugünün devletçiliği ise teknoloji üretmenin, stratejik şirketleri büyütmenin, ithalat bağımlılığını azaltmanın ve Türk markalarını dünyaya taşımanın yöntemi olmalıdır.

Adına ister karma ekonomi deyin, ister stratejik sanayi politikası...

Ben Postmodern Devletçilik diyorum.

Ve bu model doğru modeldir.

Karar doğruysa, gidelim Şam'a kadar...

Son sözü de Cumhuriyet'in ekonomik bağımsızlığı siyasi bağımsızlığın ayrılmaz parçası olarak gören kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk'e ayıralım.

Kendisini bir kez daha rahmet, minnet ve saygıyla analım.