The Guardian, Nolan’ın uyarlamasını savaş sonrası travma ve eve dönüş duygusu üzerinden okurken, filmin görsel ve anlatısal iddiasını özellikle öne çıkarıyor.
Bazı filmler vardır, salondan çıktığınızda yalnızca izlediğiniz hikâyeyi değil, sinemanın kendisini de düşünmeye başlarsınız. Christopher Nolan’ın The Odyssey filmi tam olarak böyle bir yapım. Homeros’un binlerce yıllık destanını beyazperdeye taşıyan Nolan, yalnızca Odysseus’un eve dönüş yolculuğunu anlatmıyor; savaşın insan üzerinde bıraktığı izleri, kaybedilen yılları, aileyi, sadakati ve insanın kendi geçmişinden kurtulma mücadelesini de anlatmaya çalışıyor.
Üstelik bunu küçük bir prodüksiyonla değil, Hollywood’un en büyük yıldızlarını bir araya getiren, devasa ölçekli bir sinema gösterisiyle yapıyor. Matt Damon’ın Odysseus’u canlandırdığı filmde Tom Holland, Anne Hathaway, Robert Pattinson, Zendaya ve Lupita Nyong’o gibi isimler de yer alıyor.
Ve daha ilk dakikalardan itibaren anlıyoruz ki Nolan, Homeros’un metnini sadece filme çekmek istememiş. Onu kendi sinema dünyasının içerisine yerleştirmek istemiş.
En büyük başarısı: Destanı gerçekten “büyük” hissettirmek
The Odyssey’nin en güçlü tarafı kuşkusuz ölçeği. Nolan, Homeros’un dünyasını televizyon dizisi estetiğine ya da sıradan bir fantastik macera filmine dönüştürmek yerine sinemanın bütün imkânlarını kullanıyor. Özellikle büyük perdede ve IMAX formatında izlendiğinde filmin görüntü yönetimi, mekân kullanımı ve savaş sahneleri ciddi bir görsel etki yaratıyor.
Eleştirmenlerin önemli bir bölümü de filmin bu yönüne dikkat çekiyor. The Guardian, Nolan’ın uyarlamasını savaş sonrası travma ve eve dönüş duygusu üzerinden okurken, filmin görsel ve anlatısal iddiasını özellikle öne çıkarıyor. Burada Nolan’ın önemli bir avantajı var: O, büyük hikâyeler anlatmayı biliyor.
Interstellar’da uzayın sonsuzluğunu, Dunkirk’te savaşın kaosunu, Oppenheimer’da ise tarihin ağırlığını sinemaya dönüştüren yönetmen, bu kez karşısına Batı edebiyatının en eski kahramanlık anlatılarından birini alıyor. Sonuç, kaçınılmaz olarak büyük. Hatta zaman zaman gereğinden fazla büyük.
Nolan’ın Odysseus’u neden tartışmalı?
Filmin en fazla tartışılabilecek taraflarından biri Matt Damon’ın Odysseus performansı. Damon kötü bir oyuncu değil; aksine son derece deneyimli ve güçlü bir aktör. Fakat mesele oyunculuğundan çok, karakterle kurduğu uyum.
Odysseus, yalnızca güçlü bir savaşçı değildir. Aynı zamanda kurnaz, hesapçı, manipülatif, zaman zaman acımasız ve sürekli hayatta kalmaya çalışan bir karakterdir. Damon’ın daha modern ve kontrollü oyunculuk tarzı, bazı izleyiciler açısından bu mitolojik karakterin sertliğiyle tam olarak örtüşmeyebiliyor.
İşte burada filmin “çok büyük oyuncu kadrosu” avantajı bir noktada dezavantaja da dönüşüyor. Çünkü seyirci zaman zaman Odysseus’un hikâyesine değil, “Acaba sırada hangi ünlü oyuncu çıkacak?” sorusuna odaklanabiliyor. Bu kadar yıldızın aynı filmde bulunması, bazı karakterlerin gelişiminin önüne geçiyor.
Anne Hathaway sürprizi
Filmin en dikkat çekici oyunculuklarından biri ise Anne Hathaway. Penelope karakteri, klasik anlatılarda çoğu zaman Odysseus’un dönüşünü bekleyen sadık eş konumunda değerlendirilir. Nolan ise bu karakteri yalnızca “bekleyen kadın” olarak bırakmıyor.
Hathaway’in performansı, özellikle aile ve sadakat eksenindeki sahnelerde filmin duygusal ağırlığını artırıyor. Bazı eleştirmenler ise filmin kadın karakterlere yeterince alan açmadığını düşünüyor. Klasik dönem uzmanları Mary Beard ve Emily Hauser’in de filmdeki kadın karakterlerin konumu ve anlatıdaki ağırlığı konusunda eleştirileri bulunuyor.
Bence filmin en önemli tartışmalarından biri de tam burada başlıyor:
Odysseus’un yolculuğunu anlatırken, geride kalanların yolculuğunu ne kadar anlatabiliyoruz? Çünkü Odysseus denizde geçen yıllarıyla destanın merkezindedir. Ancak Penelope’nin Ithaca’da geçirdiği yirmi yıl da en az o yolculuk kadar ağırdır.
Nolan’ın problemi: Bazen gösteri hikâyenin önüne geçiyor
Filmin kusursuz olduğunu söylemek mümkün değil. Nolan’ın en büyük gücü olan görsel ihtişam, aynı zamanda filmin zayıflığına dönüşebiliyor. Bazı bölümlerde seyirci hikâyenin duygusundan ziyade sahnenin büyüklüğünü izliyor.
Variety de filmin etkileyici ve heyecan verici olmasına rağmen zaman zaman mesafeli kaldığı görüşünü dile getiriyor. Bu önemli bir eleştiri.
Çünkü Odysseia aslında yalnızca canavarların, tanrıların, savaşların ve denizlerin hikâyesi değildir. Bu, eve dönmek isteyen bir insanın hikâyesidir. Odysseus'un bütün maceralarının merkezinde aslında tek bir arzu vardır: Eve dönmek. Nolan zaman zaman bu basit ve güçlü duygunun üzerine çok fazla sinemasal ağırlık bindiriyor.
Film büyüdükçe, insan küçülebiliyor. Buna rağmen neden önemli bir film? Çünkü Nolan, Homeros’u müzeye kaldırmıyor. Onu yeniden yorumluyor. Bu çok önemli.
Binlerce yıllık bir destanı birebir aktarmaya çalışmak yerine, onu bugünün seyircisinin anlayabileceği bir sinema diline dönüştürüyor. Bu nedenle film hakkında yapılan bazı “tarihsel gerçeklik” tartışmalarını da fazla ciddiye almamak gerekiyor. Sonuçta Odysseia bir tarih kitabı değil, mitolojik bir destan.
Sanatın görevi de geçmişi cam fanusun içinde korumak değil; geçmişle bugün arasında yeni bir bağ kurabilmek. Nolan’ın filmi tam olarak bunu yapıyor.
Asıl mesele canavarlar değil, insan
The Odyssey’yi yalnızca fantastik bir macera filmi olarak izlemek filmin esas meselesini kaçırmak olur.
Filmde denizler, savaşlar, tanrılar ve yaratıklar var. Ama asıl canavar insanın kendi geçmişi. Savaşın ardından eve dönen bir adamın, yıllar önce bıraktığı hayatı aynı şekilde bulamayacağını anlatıyor Nolan. Odysseus savaştan döner ama savaş onun içinden çıkmıyor.
Bu açıdan film, Homeros’un binlerce yıl önce anlattığı hikâyeyi günümüze taşıyor. Çünkü bugün de savaşlardan dönen insanlar var. Bugün de yıllarca birbirini bekleyen aileler var. Bugün de eve fiziksel olarak dönüp ruhen dönemeyen insanlar var. Nolan’ın filmdeki en güçlü tarafı belki de burada ortaya çıkıyor.
Son söz: Bir başyapıt mı, büyük bir gösteri mi?
The Odyssey için “kusursuz film” demek bana doğru gelmiyor. Senaryoda zaman zaman mesafe hissediliyor. Bazı karakterler daha fazla derinlik hak ediyor. Yıldız oyuncu kalabalığı kimi anlarda hikâyenin önüne geçiyor. Kadın karakterlerin anlatıdaki ağırlığı konusunda da haklı sorular var.
Ama bütün bunlar filmin sinema tarihindeki yerini küçültmüyor. Çünkü Christopher Nolan, Homeros’un üç bin yıllık hikâyesini alıp yeniden milyonlarca insanın önüne koymayı başardı. Üstelik bunu yalnızca bir macera filmi olarak değil; savaş, travma, aile, sadakat ve eve dönüş üzerine bir hikâye olarak yapıyor. Filmin eleştirmenlerden aldığı genel tepki de oldukça güçlü. Rotten Tomatoes’ta film eleştirmenlerden yüzde 94, izleyicilerden ise yüzde 97 oranında olumlu değerlendirme aldı. Benim açımdan The Odyssey, Nolan’ın en kusursuz filmi olmayabilir. Ama belki de en cesur filmlerinden biri.
Çünkü günümüz sinemasının hızlı tüketilen hikâyeleri arasında, üç bin yıllık bir destanın karşısına geçip şu soruyu yeniden soruyor: İnsan bunca yolu neden gider? Cevap basit: Eve dönmek için. Ve belki de bütün büyük hikâyelerin ortak noktası budur. Ne kadar uzağa giderseniz gidin, hikâyenin sonunda dönmek istediğiniz bir yer varsa, yolculuğunuz henüz bitmemiştir.