Türk sinemasını konuşurken genellikle iki uçta duruyoruz. Ya gişe filmlerini “halk sineması” diyerek değerlendiriyoruz ya da festival filmlerini sanatın tartışılmaz örnekleri olarak görüyoruz. Oysa iyi sinema, hem övgüye hem de eleştiriye açık olmalı.
Türk sinemasını konuşurken genellikle iki uçta duruyoruz. Ya gişe filmlerini “halk sineması” diyerek değerlendiriyoruz ya da festival filmlerini sanatın tartışılmaz örnekleri olarak görüyoruz. Oysa iyi sinema, hem övgüye hem de eleştiriye açık olmalı.
Nuri Bilge Ceylan’ın Ahlat Ağacı filmi tam da bu tartışmanın ortasında duran yapımlardan biri.
Film, yazar olmak isteyen Sinan’ın memleketine dönüşünü, kitabını yayımlama çabasını ve babasıyla olan ilişkisini anlatıyor. Ancak hikâye ilerledikçe bunun yalnızca bir genç adamın hikâyesi olmadığını görüyoruz. Başarı, başarısızlık, aile, para ve hayattan beklentiler üzerinden Türkiye’de genç olmanın zorlukları da karşımıza çıkıyor.
Sinan’ın yaşadığı en büyük çatışmalardan biri ise babasıyla kurduğu ilişki. Babasını başarısız ve hayattan kopmuş biri olarak gören Sinan, zamanla kendisinden kaçmaya çalıştığı kişiye bazı yönleriyle benzediğini fark ediyor. Filmin en güçlü taraflarından biri de bu. Baba-oğul ilişkisi basit bir iyi-kötü çatışmasına dönüştürülmüyor. İki tarafın da haklı, iki tarafın da hatalı olabileceği bir dünya kuruluyor.
Anadolu’nun gerçek yüzü
Filmin dikkat çeken bir başka yönü ise Anadolu’yu ele alış biçimi.
Ahlat Ağacı, Anadolu’yu sadece güzel manzaralardan oluşan bir dekor olarak kullanmıyor. Kasaba hayatını, insan ilişkilerini, ekonomik sıkıntıları, beklentileri ve hayal kırıklıklarını olduğu gibi göstermeye çalışıyor.
Üstelik bunu ne romantikleştirerek ne de küçümseyerek yapıyor.
Bu açıdan film, Türk sinemasının önemli bir görevini yerine getiriyor: Kendi toplumuna bakmak ve gördüklerini kolay cevaplara başvurmadan anlatmak.
Ancak filmin güçlü tarafları kadar tartışılması gereken yönleri de var.
Üç saat fazla mı?
Bence filmin en büyük problemi burada başlıyor.
188 dakikalık süre tek başına bir kusur değil. Uzun filmler de çok iyi olabilir. Fakat Ahlat Ağacı bazı bölümlerde uzunluğunu hissettiriyor.
Özellikle diyalogların yoğunlaştığı sahnelerde film zaman zaman seyirciden fazlasıyla sabır bekliyor. Karakterler hayat, sanat, edebiyat, para, inanç ve başarısızlık üzerine uzun uzun konuşuyor.
Bu konuşmaların önemli bir kısmı filme derinlik katıyor. Ancak bazı noktalarda aynı düşüncenin farklı biçimlerde tekrarlandığını hissediyoruz.
İşte burada filmin en büyük gücü, aynı zamanda zaafına dönüşüyor.
Sinema mı, edebiyat mı?
Ceylan’ın karakterleri sıradan konuşmuyor. Söyledikleri sözlerin altında başka anlamlar aramak gerekiyor. Bu da filme entelektüel bir derinlik kazandırıyor.
Fakat sinema sadece konuşmakla ilgili değil.
Bazen bir bakışın, bir sessizliğin ya da tek bir görüntünün uzun bir konuşmadan daha fazla şey anlatabileceğini düşünüyorum.
Ahlat Ağacı bazı sahnelerde görüntünün anlatabileceği şeyi diyaloğa bırakıyor. Bu nedenle film zaman zaman bir sinema eserinden çok uzun bir roman okuyormuş hissi yaratabiliyor.
Bu, filmin değerini ortadan kaldırmıyor ama seyirciyle arasına mesafe koyabiliyor.
Yine de neden önemli?
Çünkü Ahlat Ağacı kolay bir film değil.
Seyirciye hazır cevaplar vermiyor. Karakterlerini tamamen iyi veya kötü olarak sunmuyor. Sinan’ın yaşadığı hayal kırıklıklarını izlerken, onun kibirli ve bencil taraflarını da görmek zorunda kalıyoruz.
Belki de filmin en güçlü mesajı burada saklı:
İnsan, kaçmaya çalıştığı hayata zamanla benzeyebilir.
Sinan babasından farklı bir hayat kurmak istiyor. Fakat film ilerledikçe, eleştirdiği bazı özelliklerin kendisinde de ortaya çıktığını görüyoruz.
Bu da filmi yalnızca bir gençlik hikâyesi olmaktan çıkarıyor.
Kusurlarıyla değerli
Ahlat Ağacı uzun, ağır ve zaman zaman fazla konuşkan bir film.
Bazen kendisini fazla ciddiye alıyor. Bazen seyircinin zaten anlayacağı bir şeyi uzun uzun anlatıyor. Fakat bütün bunlara rağmen samimi ve cesur.
Çünkü Türkiye’nin gerçeklerine bakmaktan kaçınmıyor.
Belki de filmin asıl başarısı kusursuz olması değil, tartışma yaratması.
Bazı filmler izlenir ve unutulur. Bazıları ise bittikten sonra zihinde yaşamaya devam eder.
Ahlat Ağacı ikinci grupta.
Türk sinemasının güçlü taraflarını da zaaflarını da aynı anda taşıyor. Fazla uzun, fazla konuşkan ve yer yer yorucu olabilir. Ama aynı zamanda düşündürücü, gerçekçi ve kendine özgü.
Sonuçta iyi bir film sadece alkışlandığında değil, eleştirildiğinde de yaşamaya devam eder.
Ahlat Ağacı üzerinden yıllar geçmesine rağmen hâlâ konuşuluyorsa, bunun nedeni de tam olarak bu.
Belki de kusurlarıyla birlikte değerli bir film olduğu için.