Geçtiğimiz haftalarda Türkiye siyasetini yoğun bir şekilde meşgul eden “çerçeve yasa” tartışmaları yoğunluğunu kaybederken bu hafta Türkiye’yi ve Kürtleri ilgilendiren başka önemli gelişmeler oldu.

Bunların başında SDG’nin Suriye devletine entegresyonunun tamamlanması ve ayrı bir yapı olarak kendisini feshetmesi geliyor.

Hatırlanırsa bu süreç geçtiğimiz Ocak ayında SDG’nin kontrol ettiği toprakların %80’ini Suriye ordusuna kaybetmesi sonrasında başlamıştı. Bu askeri yenilgi sonrası SDG Kürtlere yönelik bazı dilsel ve kültürel haklar karşılığında özerklik talebinden çok büyük oranda vazgeçti ve Suriye devletine ve ordusuna entegre olmayı kabul etti.

Suriye devletinin egemenliğini ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü koruyan bu gelişme tam da Türkiye’nin istediği şeydi. ABD’nin de yardımıyla bunu elde etti.

Dikkat edilirse bu gelişme Türkiye’de PKK’lı militanlara silah bırakmaları karşılığında koşullu af getiren çerçeve yasanın meclisten geçmesinin ertesinde oldu. Burada eşgüdümlü yürüyen bir süreç olduğu belli.

Başından beri söylüyorum, Bahçeli’nin Ekim 2024’te Öcalan’a ve PKK’ya yönelik yaptığı tarihi çağrıyı sadece iç siyasi dinamiklerle anlayamayız. Türkiye’deki barış süreci bölgesel jeopolitik gelişmelerin sonucunda başladı. Sürecin Suriye ile eşgüdümlü yürümesi bunun bir başka açık göstergesi.

Sürecin şimdiye dek geldiği noktadan ve bilhassa sürecin en önemli aktörleri Erdoğan, Bahçeli ve Öcalan’ın yaptıkları açıklamalardan anlaşılan o ki, Türkiye Orta Doğu’da, klişe ama doğru bir tabirle, “kartların yeniden karıldığı” bir dönemde, kendi neo-Osmanlıcı bölgesel projesini hayata geçirmeye çalışıyor.

Bu projede Orta Doğu’daki Kürtler de Öcalan aracılığıyla Türkiye’nin müttefiki yapılmak isteniyor. Geçen hafta yazmıştım, bu şekilde Öcalan’a Çeçenistan’daki Kadirov’a benzer bir misyon biçiliyor.[i]

Böyle bir projenin hayata geçirilmeye çalışıldığını Erdoğan’ın, Bahçeli’nin ve Öcalan’ın farklı dönemlerde yaptıkları açıklamalardan görmek mümkün.

Örneğin, üç gün önce Malazgirt Zaferi’nin yıldönümü nedeniyle Ahlat’ta yaptığı konuşmada Erdoğan “Terörsüz Türkiye” süreci tamamlandığında başta Suriye ve Irak olmak üzere bölgenin istikrara kavuşacağından ve “Türk, Kürt ve Arap kucaklaşması”ndan bahsetti.

Bahçeli de on gün önce Türkgün gazetesine verdiği röportajda bugünkü Orta Doğu düzeninin Osmanlı’nın parçalandığı Şark meselesinin ikinci perdesi olduğunu dile getirdikten sonra “Terörsüz Türkiye”yi Orta Doğu’daki bir “Türk Barışı” projesi olarak tanımladı.

Aynı şekilde, Öcalan’ın PKK’nın Mayıs 2025’teki fesih kongresine gönderdiği yazıda işaret ettiği 16. yüzyıldaki Yavuz Sultan Selim – İdris-i Bitlisi birlikteliği de Türkiye’nin Orta Doğu’daki hegemonyasını bir Türk-Kürt ittifakıyla güçlendirdiği tarihsel bir referans olarak dikkate değer.

Yürütücülerinin söylemlerine artık net bir şekilde yansıyan bu neo-Osmanlıcı bölgesel proje aslında İsrail’in bölgesel planlarına bir cevap.

Türkiye’de ulusalcı ve seküler milliyetçi çevrelerin düşündüğünün aksine mevcut barış süreci Türkiye’nin bölünmesi değil, tam tersine bölünmemesi için atılmış bir adım. Amaç, Kürt hareketine bazı küçük tavizler vererek İsrail destekli daha büyük bir bölünmenin önüne geçmek. Öcalan’ın 2000’lerden beri “demokratik konfederalizm” adı altında Kürt meselesine Türkiye’nin üniter yapısı içerisinde çözüm aradığı zaten biliniyor.

Erdoğan Ahlat’taki konuşmasında “Ne tür oyunlar çevirdiğinizi gayet iyi biliyoruz. Herkesin bir hesabı varsa emin olun bizim de bir hesabımız, bir planımız var” derken kastettiği İsrail’di.

Daha bir hafta önce Öcalan’ın cezaevinde çok yaknındaki isimlerden biri olan Veysi Aktaş, Öcalan’ın İsrail’in bağımsız bir Kürdistan’a ihtiyaç duyduğunu ancak onun bunu reddederek Kürtlerin Türkiye’ye demokratik entegrasyonunu sağlamak istediğini söyledi. Öcalan öncesinde de çok defa bu “demokratik entegrasyon” düşüncesinden ötürü İsrail’in kendisini sevmediğini dile getirmişti.

Erdoğan, Bahçeli ve Öcalan arasındaki tüm bu gevşek ama aynı yöndeki söylem birlikteliğinin bir tesadüf olduğunu düşünmek mümkün değil.

Ayın şekilde tüm bu bölgesel projenin ABD’nin destek ve onayı olmadan yürüdüğünü düşünmek de.

Bir yandan, elbette ki ABD için İsrail’in güvenliği vazgeçilmez bir bölge politikası. Ancak, diğer yandan, Trump yönetimi artık dünyanın jandarmalığını yapmak istemiyor ve bu doğrultuda artık Orta Doğu’dan da çekilmek istiyor. Ne var ki derhal çekilmesi bölgede bir kaos ortamı yaratacağı için önce belli güvenlik mimarileri oluşturup bölgeyi güvendiği müttefiklerine devretmek istiyor. Bu müttefiklerin biri de elbette Türkiye ve Erdoğan yönetimi.

Özetle, burada İsrail’in “bağımsız Kürdistan” projesine karşı Türkiye’nin Öcalan aracılığıyla Kürtleri kendi hamiliğinde tuttuğu bir “Pax Ottomanica”, ya da daha modern haliyle söylersek, “Pax Turcica” projesi uygulanmaya çalışılıyor.

Türkiye’de muhalefet, özellikle de tabandaki ulusalcı ve milliyetçi kesim, yürümekte olan barış sürecine karşı çıkıyor. Gerçekten de karşı olmak için iç siyasetten kaynaklı birçok haklı gerekçe var. Ancak, tam olarak neye karşı olunduğunun iyi anlaşılması gerekiyor. Burada salt bir “Erdoğan’ı üçüncü kez nasıl cumhurbaşkanı seçtiririz” hesabı yok, bölgesel-jeopolitik bir proje var.


[i] https://www.elipshaber.com/ocalan-kurtlerin-kadirovu-mu-olacak