Zihinlere önyargılar yerleşmeden önce sevgiyi, saygı duymayı öğretmeli, okula zaten önyargılarla gelen çocuklarda bunu kırmanın uğraşı içerisinde olmalıdır.
Barış sürecinin siyasal boyutunda önemli bir ilerleme kaydedildi. PKK silah bıraktı, devlet de söz verdiği üzere somut bir adım atarak sürecin siyasi boyutuna ilişkin düzenlemeyi hayata geçirdi.
Bundan böyle silahlar susacak, analar ağlamayacak. Ülkenin dört bir yanındaki on binlerce ebeveynin yaşamlarının her anı evlatlarından gelebilecek kara haberin telaşıyla cehenneme dönmeyecek.
Güzel gelişmeler bunlar. Hatta çok güzel gelişmeler de diyebiliriz, fevkalade güzellikte gelişmeler desek de abartmış olmayız.
Ne var ki barışın en az siyasi boyutu kadar önem arz eden hukuki ve toplumsal boyutları da var.
Hukuki boyutunu bir başka yazıya bırakarak toplumsal boyuttan bahsedelim…
Silahlı çatışmanın sona ermesi güzel, evet, ama bir de toplumun barışması gerekiyor. Toplumun karşılıklı olarak önyargılarından arınması, nefretini arkasında bırakması gerekiyor.
Nitekim barış süreci ile kastedilen var olan bir problemin üstesinden gelmekse, problemin topluma sirayet eden bir yönü de var. Fevkalade güzellikteki barışı, fevkaladenin de fevkine taşımak istiyorsak problemin o kısmını da çözmemiz gerekiyor.
Kahvehane muhabbetlerinde “Türk-Kürt kardeştir. Yüzlerce yıldır birlikte yaşıyoruz, et ve tırnak gibi olmuşuz. Birbirimizden kız alıp kız vermişiz.” gibisinden sözleri cömertçe sarfetsek de hepimiz şu kadarının pekâlâ farkındayız ki toplumun önemli bir çoğunluğunda ötekine karşı derin önyargılar, üstesinden gelemediği, çoğu zaman gelmek bile istemediği devasa boyutta bir nefret var. Başka hiçbir sebep aramaksızın Türklüğünü ya da Kürtlüğünü uzak durmak, nefret beslemek için yeterli bir sebep olarak gören çok sayıda insan var toplumda.
Doğarken kendimizle beraber getirdiğimiz bir dürtü değil bu. İçerisinde yaşadığımız kültürden ediniyoruz bu illeti. İçerisine gözlerini açtığımız kültür bazen uzak dur, bazen küçük çaplı önyargılar besle, bazen de nefret et diyor ve biz de tam olarak onu yapıyoruz. Kültürün yüksek duvarlarını aşarak üst düzey bir ahlaki seviyeye ulaşabilmek kolay bir iş değildir ve nitekim az sayıda insan başarabiliyor bunu. Geri kalanlar ise kültürün önlerine koyduğuyla yetinmek zorunda kalıyor.
Ama bu durum ilelebet böyle devam edemez, etmemeli. Bir çıkış yolu aramamız gerekiyor ki o çıkış yolunun kültür/toplum olmadığı kesin. Böylesi çetrefilli bir meseleden alnının akıyla çıkabilecek bir potansiyele sahip olan bir toplum bu illeti en baştan üretmez, önümüze koymazdı.
O zaman bahsi geçen çıkışı başka bir mecrada aramamız gerekiyor ki geriye zaten tek bir seçenek kalıyor; eğitim.
Toplumun tamamının içerisinden geçtiği tek süzgeçtir eğitim. O zaman bu durumu avantaja çevirmelidir. Çocuklara matematik, coğrafya, fen bilgisi öğretmeyi yegâne amaç olarak belirlememeli, toplumsal problemlerin üstesinden gelebilmeyi de müfredatlara dahil etmelidir.
Zihinlere önyargılar yerleşmeden önce sevgiyi, saygı duymayı öğretmeli, okula zaten önyargılarla gelen çocuklarda bunu kırmanın uğraşı içerisinde olmalıdır. Nitekim toplum her zaman en doğru olanı, ahlaki olanı çocuğun önüne koymaz ama eğitim bunu yapmakla mükelleftir.
Ne yapabilir? Nasıl yapabilir?
Aslında üst düzey bir enerji ya da maliyet gerektiren bir şeyden bahsetmiyoruz. “İnsan bilmediğinin, tanımadığının düşmanıdır” ilkesinden yola çıkarak toplumu birbirine tanıtması yeterli.
Yapmıyor mu bunu?
Yapmıyor!
Çocuklar 12 yıllık zorunlu eğitim süreçlerinin içerisinde neredeyse tek bir kez dahi Kürt kelimesini duymuyorlar ve tamamen toplumun insafıyla baş başa kalıyorlar. Hal böyle olunca da şu anki jenerasyonlar, kendilerinden öncekilerin bu bağlamda bir adım dahi ilerisine geçemiyorlar.
Oysaki toplumu oluşturan bireylerin tamamının içerisinden geçtiği 12 yıllık bir zorunlu eğitim sürecimiz ve dilediği herhangi bir kazanımı ülkenin dört bir yanındaki her bir çocuğa aşılama olanağına sahip, mutlak düzeyde merkeziyetçi bir eğitim sistemimiz var. Geriye tek bir şey kalıyor o da az sayıda eğitim sistemine nasip olan bu muazzam seviyedeki imkânı avantaja çevirmek, doğru yerde kullanmak.
Toplumun tamamının birbiriyle barış içerisinde olduğu, nefretin esamesinin okunmadığı, farklılıkların bir nefret objesi değil de zenginlik olarak görülüp istifade edildiği, insanların enerjilerini boşa harcamadığı bir ülke… Bundan daha doğru bir yer neresi olabilir?
MEB’den dolayısıyla müfredatlardan beklenen tam olarak bu; ülkenin toplam nüfusunun %15 ila 20’sini oluşturan bu halka -Kürtlere- müfredatlarda, öğrenme süreçlerinde daha fazla yer vererek, toplumun geri kalanının onları doğru şekilde tanımasını sağlamak.
Bunu yaparken onları göklere çıkarması ya da methiyeler düzmesi de gerekmiyor. Bahsetmesi, objektif bir bakış açısıyla tanıtması yeterli. Çocuğun zihnine gidecek olan “Devletim bizatihi kendi eliyle bana onlardan bahsediyorsa bu insanların öcü olma ihtimali yok” mesajı amaca hizmet edecektir.
Süphan dağının geçtiği konuda “Kürtler bu dağa ‘Sipan’ diye hitap ediyor” demek; müzik dersinde Kürt sanatçılardan bahsetmek, onların yine Kürtçe olan şarkılarını sınıfça söylemek; Tarih dersinde bir ya da birkaç üniteyi Kürt tarihine ayırmak; El Cezerinin, Selahaddin Eyyübi’nin, Mervanilerin geçtiği konularda bu insanların/hanedanların Kürt olduğunu vurgulamak; henüz ilkokul hayat bilgisi dersinde Kürt Kültürü adında bir üniteye yer vererek Kürtlerin yaşam tarzını, örf ve adetlerini öğretmek; hepsi bu kadar.
Bahsedilenler bir lüks ya da Kürtlere yapılmış bir kıyak değil. Hayatın olağan akışı içerisinde zaten görülmesi gereken bir tablodan bahsediyoruz. Ama toplum önyargılarla dolup taşınca ve eğitim sistemlerinin karar alıcıları bu toplumun içerisinden çıkınca bugüne kadar böylesi gerçeklikten uzak, tek tipçi müfredatlarla eğitim görmek zorunda kaldık. Toplumun %15-20’sini oluşturan bir halkın köşe bucak gizlendiği bir eğitim sürecine maruz kaldık.
Eğer yukarılarda bir yerlerde geniş bir vizyona sahip ve iyi niyetli birileri varsa ve bu insanların tek çekincesi kaçınılmaz bir şekilde yüzleşecekleri toplumsal tepki hatta linç ise şu an onlar için de oldukça ideal bir zaman. Siyasi atmosfer, cesur adımlar atmak için son derece uygun.
Umut ediyoruz ki ülkeyi yakın tarihte güzel günler bekliyor. O güzel günleri daha güzele çevirmek, yakın tarihi ise daha da yakın bir tarihe dönüştürmek için toplumu oluşturan bireylerin tamamının ellerini taşın altına koyması gerekiyor. Ama bu süreçte en büyük sorumluluk MEB’e düşüyor.