Sahiplenme var, fakat bu sahiplenmeyi hayata geçirecek takipçilik, kurumsal mekanizmalar ve net takvim eksik.

MHP ve lideri Devlet Bahçeli’nin son iki yıldır izlediği çizgi, birçok kesim tarafından “gelen her topu göğsünde yumuşatarak önü açık futbolcuya göndermek yerine taca atıyor” şeklinde tanımlanıyor.

Bu sadece bir eleştiri değil; aynı zamanda sürecin doğasını da oldukça net biçimde özetliyor.

Sorunlar sahipleniliyor, gerilimler azaltılıyor, hatta bazı sembolik adımlar atılıyor. Ancak o top, bir türlü oyunun içinde, hücum eden oyuncunun ayağına ulaşmıyor.

Bunun yerine dışarıya, zamana, belirsizliğe atılıyor.

Son iki yılda konuşulan ya da talep edilen hemen her konu, MHP’nin ve özellikle Bahçeli’nin inisiyatifiyle gündeme taşındı.

Terörsüz Türkiye vurgusu, PKK’nın feshi, silah bırakma süreci, Öcalan’ın statüsü tartışmaları, umut hakkı gibi başlıklar.

Bunların hiçbiri eskisi gibi “dokunulmaz” kalmadı.

Bahçeli, DEM Parti sıralarına gidip tokalaşmasından itibaren süreci bizzat sahiplendi. Öcalan’a yönelik çağrıları, “Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü” önerisi gibi adımlar attı.

PKK’nın Mayıs 2025’teki fesih açıklaması ve silah bırakma süreci de bu sahiplenmenin bir sonucu olarak görüldü.

Gerilimler büyük ölçüde yumuşadı.

Silahlı çatışmaların azalması, toplumsal havanın görece dinginleşmesi bu tablonun somut kazanımları arasında sayılabilir.

Fakat tam da bu noktada sorun başlıyor. Sahiplenme var, fakat bu sahiplenmeyi hayata geçirecek takipçilik, kurumsal mekanizmalar ve net takvim eksik.

Gelen top yumuşatılıyor, tartışmaya açılıyor, hatta sahipleniliyor. Sonra da “henüz erken”, “güvenlik hassasiyeti”, “toplumsal kabul” gerekçeleriyle kenara, taca doğru itiliyor.

Bu yaklaşım kısa vadede gerilimleri azaltıyor belki. Fakat zamana yayıldığı için, çürüyerek biriken bir hayal kırıklığına dönüşüyor.

İnsanlar “en azından konuşuluyor” diye umutlanıyor, sonra aylar geçiyor ve somut bir adım gelmiyor.

Bu döngü tekrarlandıkça umut, yavaş yavaş aşınıyor.

Zaten somut pratiklerle yürümeyen, sadece belli aktörlere duyulan güvenle devam eden bir süreç, uzun vadede derin güven kırılmalarına yol açar.

Barış süreçlerinin en kritik aşaması, silahların sustuğu dönemdir.

Çünkü o dönemde en büyük ihtiyaç, “güven”dir. Silah bırakma kararı alındıktan, örgütsel fesih açıklandıktan sonra sıra, bu kararların kalıcı hale getirilmesine gelir.

Yasal düzenlemeler, infaz reformları, umut hakkı gibi somut adımlar olmadan güven, sadece liderlerin sözlerine ve kişisel inisiyatiflerine bağlı kalır.

Bu da son derece kırılgan bir zemindir.

Tarih bize bunu defalarca gösterdi. 2013-2015 sürecinde de benzer bir tablo yaşanmıştı.

O dönemde de sorunlar konuşuldu, bazı adımlar atıldı, fakat somut ve geri dönülmez nitelikte mekanizmalar kurulamadı.

Süreç zamana yayıldıkça, biriken hayal kırıklıkları ve güvensizlikler sonunda her şeyi çökertti.

Bugün yaşananlar, o dönemin hatalarının tekrarlanmaması için bir fırsat olarak görülebilir.

Ancak fırsatın değerlendirilmesi, topun sadece yumuşatılmasıyla değil, açık oyuncuya doğru paslanmasıyla mümkün olur.

Barışta somutluk öncesi yegâne duygu olan güven, böyle zamana yayarak değersizleştirilmemeli.

Güven, somut adımlarla beslenmezse erir. Eridiğinde ise yerine gelen şey, sadece hayal kırıklığı değil, aynı zamanda “bir daha asla” duygusudur.

Bu duygu bir kez kök saldıktan sonra, ne yeni çağrılar ne yeni koordinatörlük önerileri onu kolayca onaramaz.

MHP’nin ve Bahçeli’nin süreci sahiplenmesi önemli bir gelişmeydi.

Bu sahiplenme olmadan bugün konuştuğumuz birçok başlık hâlâ tabu olurdu.

Fakat sahiplenmek yetmiyor.

Sahiplenilen şeyin takipçisi olmak, onu somutlaştıracak adımları atmak, zamanı yönetmek ve güveni kurumsal temellere oturtmak gerekiyor.

Aksi takdirde “topu taca atma” algısı sadece bir metafor olmaktan çıkıp, sürecin kendisi haline gelir.

Ve o süreç, en büyük ihtiyacın güven olduğu bir dönemde, güveni en çok zedeleyen şey olur.

Barış, aceleyle yapılan iş değildir. Fakat aynı zamanda sonsuza kadar zamana yayılan, somutluktan uzak bir bekleyiş de değildir.

Topu yumuşatmak güzel. Fakat o topu oyunun içinde tutmak, ilerletmek ve nihayetinde gol yoluna sokmak daha da önemli.

Aksi takdirde gerilimler azalırken, asıl tehlike olan derin ve kalıcı güven kaybı birikir.

Ve bir kez biriktiğinde, onu dağıtmak, topu yeniden oyuna sokmaktan çok daha zor olur.

Bu yüzden süreçteki her aktörün, özellikle de süreci en güçlü sahiplenenlerin, artık topu taca değil, oyunun akışına doğru göndermesi gerekiyor.

Çünkü güven, zamana karşı dirençli değildir. Somutluk olmadan erir. Ve eridiğinde, geriye sadece pişmanlık kalır.