Yasak kararının bir diğer önemli yönü, etkin pişmanlık tanıklarının beyanlarına ilişkindir. Dosyada başvurucu aleyhine beyanda bulunan bazı tanıkların etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanmak istediği görülmektedir.
AİHM Büyük Dairesi’nin 5 Mayıs 2026 tarihli Yasak/Türkiye kararı, sıradan bir ihlal kararı değildir. Bu karar, Türkiye’de özellikle 15 Temmuz Darbe Girişimi sonrasında terör yargılamalarında uygulanmaya başlanan ve artık yerleşik hale gelen “önce kanaat, sonra delil” düzenine Strasbourg’dan verilmiş ikinci büyük cevaptır.
Başvurucu Şaban Yasak, TCK m. 314/2 kapsamında silahlı terör örgütü üyeliğinden mahkûm edilmişti. 55 aydır cezaevinde yatmasına neden olan isnatlar kod adı kullanarak FETÖ öğrenci yapılanmasında BTM/BBTM olarak görev aldığı, bazı evlerden ve öğrencilerden sorumlu olduğu, Bank Asya’da hesabı bulunduğu, HTS kayıtlarında FETÖ üyesi bazı kişilerle temasının geçtiği şeklindeydi. Bu isnatların tamamı büyük ölçüde etkin pişmanlıktan yararlanan tanıkların anlatımlarına dayandırılmıştı. AİHM vermiş olduğu karar ile Şaban Yasak’ın başvurusunu, hem örgüt üyeliğinden mahkûmiyeti hem de Çorum Cezaevi’ndeki tutulma koşulları bakımından AİHS suç ve cezaların kanuniliğine ilişkin 7. ve işkence yasağı hususundaki 3. Maddeleri yönünden incelediğini açıkça belirtmiştir.
Kararın AİHM yolculuğu bile başlı başına dikkat çekicidir. İkinci Daire, 27 Ağustos 2024 tarihli kararında başvurucunun 3. ve 7. madde şikâyetlerini kabul edilebilir bulmasına rağmen ihlal olmadığı sonucuna varmıştı. Başvurucunun dosyayı Büyük Daire’ye taşıması üzerine 16 Aralık 2024’te Büyük Daire paneli başvuruyu kabul etti. Büyük Daire, 7 Mayıs 2025’te duruşma yaptı ve nihayet 5 Mayıs 2026’da İkinci Daire’nin verdiği kararı tersine çevirdi.
Büyük Daire, AİHS’’nin 7. Maddesi kapsamında 6 red oyuna karşı 11 kabul oyuyla; AİHS 3. Maddesi bakımından ise 8 red oyuna karşılık 9 kabul oyuyla Şaban Yasak’ın hak ve özgürlüklerinin ihlal edildiğini tespit etti. Bu oy dağılımı kararın kolay verilmediğini, Mahkeme içinde ciddi bir tartışma yaşandığını gösteriyor. Fakat tam da bu nedenle karar daha önemlidir. Çünkü Büyük Daire, bölünmüş olmasına rağmen, Türk yargısının mahkûmiyet mantığını ve kullandığı argümanları AİHS’in çekirdek ilkeleri karşısında yeterli görmemiştir.
Kararın özü şudur:
Bir kişinin bir yapıyla temasının bulunması, talebelerle ilgilenmesi, sohbetlere katılması, kod adı kullandığının ve o yapı içinde bazı görevler üstlendiğinin iddia edilmesi; dahası etkin pişmanlık tanıklarının onu tarif etmesi bile silahlı terör örgütü üyeliği suçuna vücut vermez.
AİHM burada ceza hukukunun en köklü ve en sağlam taşını bir kez daha hatırlatmıştır: Kusur olmadan ceza olmaz. Ancak Mahkeme’nin yaklaşımı, “örgütsel faaliyet vardır ama kast yoktur” şeklinde basit bir ayrıma indirgenemez. Tam tersine Mahkeme, dosyada ileri sürülen olguların — kod adı kullanıldığı iddiası, öğrenci yapılanması içinde bazı sorumluluklar üstlenildiği iddiası, belirli kişilerle temas kurulması veya tanık anlatımları gibi emarelerin — tek başına silahlı terör örgütü üyeliği suçunun maddi unsurunu ve özellikle de kişinin suç teşkil eden örgütsel amaca bilinçli şekilde iştirak ettiğini göstermeye yetmeyeceğini vurgulamaktadır. Çünkü ceza hukukunda bazı benzerlikler, çağrışımlar veya şüphe doğurabilecek işaretler; kendiliğinden suç oluşturan eylemlere dönüştürülemez. Silahlı terör örgütlerinin gizlilik yöntemleri kullanması, kod adı tercih etmesi veya hücresel yapılanmalar kurması genel bir olgu olabilir; ancak bir kişi hakkında “kod adı kullandığı” ya da “öğrencilerle ilgilendiği” yönündeki iddialar, onun anayasal düzeni cebir ve şiddet yoluyla ortadan kaldırmayı hedefleyen silahlı bir örgütün suç teşkil eden amaçlarını bildiğini ve bu amaç doğrultusunda bilerek hareket ettiğini otomatik olarak göstermez. AİHM’in tespit ettiği temel eksiklik de tam olarak budur: Türk yargısı, başvurucu hakkında ileri sürülen emareleri, bireyselleştirilmiş ve kesin nitelikli suç delillerine dönüştürecek somut bağları ortaya koyamamış; başvurucunun örgütün stratejik, fonksiyonel veya hiyerarşik suç yapısıyla bilinçli ve doğrudan bağlantısını, şüpheden uzak biçimde ispatlayamamıştır.
Bu yönüyle Yasak kararı, Yalçınkaya kararının devamı olmakla birlikte, esasında Yalçınkaya dosyasının basit bir tekrarı olarak görülmemelidir. Yalçınkaya kararında mesele daha çok ByLock kullanımının otomatik suç deliline dönüştürülmesi, Bank Asya ve benzeri olguların peşin mahkûmiyet aracına çevrilmesi ve suçun unsurlarının bireyselleştirilmeden kabul edilmesiydi. Yasak kararında ise ByLock merkezli bir dosyadan daha gri, daha tartışmalı, daha çok tanık beyanı ve örgütsel rol isnadı içeren bir zemin vardı. İşte tam da bu nedenle kararın etkisi büyüktür.
Çünkü AİHM, Yalçınkaya’da açtığı kapıyı Yasak kararıyla genişletmiştir. Artık sorun “ByLock varsa otomatik mahkûmiyet olmaz” meselesi olmaktan çıkmıştır. Mesele şudur: kod adı iddiası da, öğrenci evlerinden sorumlu olma iddiası da, etkin pişmanlıktan faydalanan tanıkların beyanları da, Bank Asya’daki hesap hareketleri de, HTS teması da ancak ve ancak suçun maddi ve manevi unsurlarıyla birlikte değerlendirildiği taktirde hukuki bir anlam taşır.
Yasak kararı, “17/25 Aralık milat” anlayışının mekanik kullanımına da ağır bir cevap niteliğindedir. AİHM’in yaklaşımı açıktır: Suç olmayan, suç kastı içermeyen veya kişinin suç örgütü bilinciyle hareket ettiğini göstermeyen bir eylemin hangi tarihten önce veya sonra gerçekleştiği tek başına mahkumiyet hükmün belirleyicisi olamaz. Bir tarihin siyasi veya idari olarak “milat” ilan edilmesi bile, ceza hukukunun kast, kusur ve bireyselleştirme yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz.
Bu karar, “17/25’ten önce masum, sonra otomatik suçlu” şeklindeki kaba ayrımı hukuken taşınamaz hale getirmiştir. Ceza hukuku takvim yaprağıyla değil; kastla, kesin delille, fiille ve failin somut konumuyla ilgilenir.
Yasak kararının bir diğer önemli yönü, etkin pişmanlık tanıklarının beyanlarına ilişkindir. Dosyada başvurucu aleyhine beyanda bulunan bazı tanıkların etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanmak istediği görülmektedir. AİHM kararını doğrudan “etkin pişmanlık beyanları kullanılamaz” şeklinde yorumlamak doğru değildir. Fakat AİHM bu tür beyanların otomatik hale getirilmiş mahkûmiyet hükümlerinin zemini yapılamayacağını açıkça ortaya koymuştur. Tanık beyanı, özellikle ödül-ceza baskısı altında alınmışsa, mutlaka somut, tutarlı, denetlenebilir ve şüpheden uzak başkaca delillerle desteklenebilir olmalıdır.
Aksi halde ceza yargılaması gerçeği arayan bir muhakeme olmaktan çıkar; herkesin kendisini kurtarmak için başkasını yaktığı bir itiraf-infaz ekonomisine dönüşür. Hukuk devleti böyle kurulmaz.
Kararın AİHS’nin 3. Maddesine ilişkin yönü de ayrıca önemlidir. Büyük Daire, başvurucunun maruz bırakıldığı cezaevi koşullarının aşağılayıcı muamele yasağı bakımından ihlal oluşturduğuna karar vermiştir. AİHM, cezaevi kalabalığı, kişisel alan, hijyen, havalandırma, açık havaya ve sağlık hizmetlerine erişim ile tutulma süresi gibi unsurların birlikte değerlendirilmesi gerektiğini belirterek; Muršić içtihadı doğrultusunda, çok kişili koğuşlarda kişi başına düşen alanın 3 metrekarenin altına düşmesi halinde güçlü bir ihlal karinesi doğacağını; 3 ila 4 metrekare arasındaki durumlarda ise diğer fiziki koşullarla birlikte değerlendirme yapılacağını hatırlatmıştır.
Bu noktada Yasak kararı, iki mutlak hakkın aynı dosyada ihlal edildiği vahim bir tablo ortaya koymaktadır: Kanunsuz ceza olmaz ilkesi ve kötü muamele yasağı. Bir insan hem suçun manevi unsuru bakımından hukukun gerektirdiği ispat vasıtaları bulunmaksızın mahkûm edilmiş; hem de cezaevi koşulları bakımından insan onurunu zedeleyen aşağılayıcı şartlara maruz kalmıştır. Olumsuz oy veren yargıçların bile, bu iki ihlalin birlikte ele alınmasının, bireysel kusurluluk ve insan onuru bakımından ağır sonuç doğurduğu özellikle vurgulaması dikkat çekicidir.
“Peki AİHM kararlarını Türkiye’de kim dikkate alıyor?” sorusu burada önem kazanıyor.
Bu cümleyi umutsuzluğun sığınağına çevirmek kolaydır. Fakat hukuk, tam da insanların “nasıl olsa değişmez” dediği yerde ölür. “AİHM kararlarını kimse dikkate almıyor” demek; mücadeleden vazgeçmenin değil, daha sert, daha örgütlü ve daha ısrarlı bir hukuk takibinin gerekçesi olmalıdır.
Çünkü Türkiye gibi hukuk devleti refleksinin ağır yara aldığı ülkelerde AİHM kararları kendiliğinden uygulanmaz. Strasbourg’dan çıkan kararlar dosya raflarını kendiliğinden açmaz. O kararları hayata; vazgeçmeyen avukatlar, susmayan barolar, ısrar eden başvurucular ve hukuku unutturmamaya çalışan kamuoyu taşır. Sessizlik ihlalleri büyütür; ısrar ise bir gün içtihat olur.
Şunu kabul etmek gerekir: AİHM kararlarının uygulanması yalnızca başvurucunun bireysel meselesi değildir. Bu kararların uygulanması, toplumun adalet beklentisiyle, hukuk devletinin geleceğiyle ve Türkiye’nin uluslararası hukuk ailesi içindeki itibarıyla doğrudan ilgilidir.
Bu nedenle avukatlara, barolara ve sivil topluma önemli görevler düşmektedir. AİHM kararları yargılamalarda sistematik biçimde gündeme getirilmeli, mahkemelerin bu kararları nasıl uyguladığı takip edilmeli, eksik veya daraltıcı uygulamalar kayıt altına alınmalı ve gerektiğinde ilgili ulusal ve uluslararası mekanizmalara taşınmalıdır.
Yasak/Türkiye kararı, Türk yargısına şunu söylemektedir:
Terör yargılaması, ceza hukukunun askıya alındığı bir alan değildir.
Örgüt üyeliği, temas suçuna indirgenemez.
Kod adı iddiası, kastın yerine geçemez.
Etkin pişmanlık beyanı, tek başına mahkûmiyetin omurgası yapılamaz.
Bir kişinin geçmiş sosyal, dini, mesleki veya eğitim çevresi, suç kastı ispatlanmadığı müddetçe tek başına terör örgütü üyeliği olarak adlandırılamaz.
Yalçınkaya kararından sonra Yasak kararı, artık münferit bir Strasbourg uyarısından değil, yerleşmeye başlayan ve istikrar kazanan bir Büyük Daire çizgisinden söz ettiğimizi gösteriyor. Bu çizgi yalnızca 15 Temmuz Darbe Girişimi bağlantılı dosyalar için değil, tüm terör yargılamaları için temel bir güvence alanı açmaktadır.
Kararın en yalın mesajı şudur:
Devletin terörle mücadele etmesi hakkı ve görevidir.
Ama terörle mücadele adı altında ceza hukukunu kanaat hukukuna çevirmemek şartıyla.
Mahkemelerin mahkûmiyet kararı vermesi en doğal yetkileridir.
Ama önce suçu, sonra kastı, sonra kişisel sorumluluğu şüpheden uzak bir biçimde ispatlamak şartıyla.
Yasak kararı her açıdan önemlidir. Çünkü mesele yalnızca Şaban Yasak’ın dosyası değildir. Mesele, Türkiye’de ceza yargılamasının hâlâ delille mi, yoksa engizisyon mantığının uzantısı haline gelmiş dönemsel kabullerle mi yürütüleceği meselesidir.
Ve AİHM Büyük Dairesi bu kararla şunu tescil etmiştir:
Türk yargısı, bir kez daha Strasbourg’da sınıfta kalmıştır.
Ama bu karar, yalnızca bir sınıfta kalma belgesi değil; aynı zamanda hâlâ dönülebilecek hukuk yolunun da haritasıdır.