Tarih, sadece kralların zaferlerini değil, aynı zamanda o zaferlerin üzerine inşa edildiği adaletsizliklerin yıkılışını da yazar. Bugün, adaletin hukuk kitaplarından kazınıp iktidarın birer aparatına dönüştüğü, refahın ise bir zümrenin sofrasında "sadaka ekonomisine" indirgendiği coğrafyalarda alevlenen halk hareketlerini tartışıyoruz. Ancak bu tartışma artık sadece bir sosyoloji meselesi değil; bir haysiyet ve egemenlik savaşıdır.

Hukuk "saray lehçesine" döndüğünde sosyoloji konuşur

Bir ülkede yargıçlar cübbelerini ilikliyorlarsa ve üstelik bunu iktidarın rüzgârına göre yapıyorsa, orada hukuk susar ve sokak konuşmaya başlar. Bu bir romantizm değil, toplumsal bir termodinamik yasasıdır: Baskı arttıkça, patlama kaçınılmaz hale gelir. Üst kesimle alt kesim arasındaki kopma, uçurum olmanın da ötesine geçip bir kast sistemine dönüştüğünde, halkın öfkesi bir "tercih" değil, bir hayatta kalma refleksidir.

İktidarlar, kendi lükslerini "ulusal beka" olarak pazarlarken, aslında o bekaya en büyük darbeyi kendi adaletsizlikleriyle vururlar. Unutulmamalıdır ki; hiçbir tank, hiçbir barikat ve hiçbir gözetleme kulesi, evine ekmek götüremeyen bir babanın veya geleceği çalınmış bir gencin sessiz çığlığından daha güçlü değildir.

Bununla birlikte popülizme sevdalı toplulukları es geçmek doğru olmaz. Çünkü ulusal beka pazarlayan iktidarlar daima halkın popülist beklentilerinin verdiği güçle hakimiyet kazanırlar. En kötü senaryo popülist yöneticilerin iktidara geldiklerinde hukukun üstünlüğünün zayıf olduğu bir geçmişle karşı karşıya kalmalarıdır. Bu senaryoda iktidar, hukuki tarafsızlık, eşitlik ve uyumluluk açısından çok büyük bir tehlikeye dönüşürler. Popülist yöneticiler resmi yasal otoriteyi kullanarak yandaşlarını ve destekçilerini kayırıp, kendilerini eleştirenleri ve muhalifleri cezalandırarak “ayrımcı hukukçuluk” veya “kanunla yönetme” pratiği yaparlar. Bunun en dikkat çekici örneği Venezuela’dır. Önce Chávez’in ve sonrasında Maduro’nunyürütme gücü üzerindeki kısıtlamaları zayıflatmasına olanak tanıyan temel etken büyük halk kitlelerinin desteği olmuştur.

Kurtarıcı maskeli emperyalizm: Özgürlük ithal edilemez

Ancak burada sormamız gereken can yakıcı bir soru var: Düne kadar sonsuz destek sunan halkın bir anda duyduğu sahici öfke, kimlerin sofrasına meze ediliyor? İran’dan Venezuela’yakadar gördüğümüz manzara hep aynıdır: Bir yanda haklı talepleri olan bir halk, diğer yanda bu halkın omuzlarına basarak kendi jeopolitik ajandasını dayatma gayretindeki küresel güçler.

Emperyalizm, günümüzde hala geçerliliğini korumakta olup, ülkelerin ve ekonomilerin yapısına her zamankinden çok daha sıkı bir şekilde işlemiştir. Mülkiyetlerini veetkilerini genişletme amacından vazgeçmeyen hareket eden gelişmiş ülkelerde biriken devasa sermaye, eskisinden kadar çok daha sömürgeci ve emperyalisttir.

Despotizmle mücadele etmek onurlu bir iştir; fakat bu mücadeleyi yabancı bir başkentin "demokrasi ihracı" projesine dönüştürmek, o halkın onuruna yapılmış ihanet, emperyalizm açısından ise önemli bir hizmettir. Özgürlük, bir evcil hayvan dükkânından alınıp, evde kafese kapatılan kuşlar gibi değildir. Kendi zalimine karşı başkasının silahıyla savaşanlar, zafer kazandıklarında kendilerini yeni bir efendinin kapısında bulurlar. Çünkü demokrasi getirme maskesine saklanan emperyalizm sadece toprak işgali değildir; zihinleri işgal eder, Vicdanları felç eder, halkları birbirine düşman eder. Bu yüzdendir ki gerçek meşruiyet, dış destekle değil, yerli bir iradeyle inşa edilir.

"Sponsorlu" isyanların ahlaki çöküşü

Geleneksel bilgeliğin o sarsılmaz ilkesi burada devreye girer: “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.” Ancak bu ilke, sadece kendi tarafın haksızlığa uğradığında hatırlanacak bir alet kutusu değildir. Zalimin kimliğine bakarak pozisyon alanlar, adaletin terazisini değil, kendi menfaatlerinin hesabını tutanlardır.

Bugün halk hareketlerini savunurken, onları dış müdahalelerin aparatı haline getirmemek tarihsel bir sorumluluktur. Bir halkın çilesini, bir başka devletin "rejim değişikliği" stratejisine sermaye yapan her anlayış, aslında o halkın haklı davasını kirletmektedir. Tarih bize göstermiştir ki; dışarıdan gelen "kurtarıcılar" ve onların getirdiği “şahlar” her zaman arkalarında yıkılmış şehirler ve daha derin bir kölelik bırakmıştır.

Duvarları aşan o ses

Siyasal istikrar, kurumsal jargonun soğuk cümlelerinde değil, toplumun vicdanında aranmalıdır. Meşruiyet üretmeyen, halkın rızasını almayan ve sadece korkuyla ayakta duran hiçbir yapı sürdürülebilir değildir. Bu, rasyonel bir siyaset bilimi gerçeğidir.

Şiirsel gerçek ise çok daha yalındır: Bir halk, adalet talebiyle ayağa kalktığında, o ses hiçbir saray duvarının ardında hapsedilemez. Halk hareketleri ne bir sponsor kabul eder ne de bir vesayet. Onlar, kendi kaderini kendi elleriyle yazmak isteyenlerin son çaresidir. Ve tarih, bu iradeyi küçümseyenleri değil, o sese kulak verip adaleti tesis edenleri onurlandıracaktır.

Bir halk kendi kaderini tayin hakkını kaybettiğinde, o ülkede zengin ve nispeten güçlü köleler olsa bile, bu tür ayrıcalıklar efendileri tarafından onlara verilir. Efendi fikrini değiştirdiğinde veya öfkelendiğinde, yönetici gibi davranan bir köle aniden kendini maden ocağında çalışırken veya daha fenası idam sehpasında bulabilir. Bir halkın kendi yaşam biçimini belirleyebilmesi için, ülkesinin yasalarını ve politikalarını kendi başına belirlemesinden başka yol ve çare yoktur.