Bu kırılma, yalnızca bireyi değil; delilin güvenilirliğini ve hükmün hukukiliğini de zedeler. Çünkü hukuka aykırı şekilde ifşa edilen bir veri, artık adalet üretmez; yalnızca kanaat üretir.

Devletin en ağır imtihanı, suçla mücadele ettiği anlarda başlar. Çünkü güç ile hukuk arasındaki o ince çizgi, tam da bu eşikte belirir. O çizgi bir kez aşılırsa, adalet yerini teşhire, mahkeme salonu ise karanlık bir vitrine bırakır. Unutulmamalıdır ki; adaletin vitrinleştiği yerde, hukuk can çekişiyor demektir.

Sessiz Kale: Mahremiyet

Özel hayat insan varlığının en mahrem alanını ifade eder. Mahremiyetin ifadesi olan özel hayatın güvence altına alınması ve etkin bir şekilde saygı gösterilmesi demokratik toplum düzeninin vazgeçilmez unsurudur. Bu yüzdendir ki özel hayat, modern hukukun en sessiz ama en hayati kalesidir. Bu kale düştüğünde geriye ne masumiyet karinesi kalır ne de insan onuru. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, şeref, kişisel, ailevi ve sosyal mahremiyet hakkını güvence altına alır ve dış müdahaleye karşı en güçlü güvencelerle korur. Anayasanın bu düzenlemeleri bir lütuf değil, açık bir emir teşkil etmektedir. Herkes, özel hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatının ifşa edilmesinden etkilenen kişinin bu konuda hoşgörülü olması, hatta fayda sağlaması durumunda bile mahremiyet hakkı ihlal edilmiş olur. Daha önemlisi bu hak, bir suç isnadıyla bile askıya alınamaz; aksine, devlet en sert yetkilerini kullandığı anlarda en titiz biçimde özel hayata yönelik keyfi müdahalelerden kaçınmalı ve mahremiyet hakkına saygı gösterilmesini hakkını güvence altına almak için gerekli tüm önlemleri uygulamalıdır.

Özellikle teknolojik gelişmeler nedeniyle, son zamanlarda gizlilik hakkının ve onu oluşturan haklar bütününün korunması, geleneksel olarak çok daha önemli olan diğer bireysel özgürlükleri bile aşarak daha büyük bir sosyal ve dolayısıyla hukuki önem kazanmıştır. Bu nedenle bir soruşturma bile, devletin o hayatı bir cerrah titizliğiyle değil de bir kasap iştahıyla didik didik etmesini meşrulaştırmaz. Suç, somut bir fiildir ve yargı o fiilin sınırlarına mahkûmdur. Bir insanın yatak odası, mahrem tercihleri veya isnat edilen suçla illiyeti bulunmayan gündelik temasları hukukun konusu yapılıyorsa; orada artık hukuk değil, sistematik bir itibarsızlaştırma mekanizması çalışıyordur.

Teknolojik Teşhir: Kameranın ihaneti

Bugün elimizdeki en tehlikeli araçlardan biri görüntüdür. Polis kamerası delil içindir; teşhir için değil.Kamu yararı" ile "kamuoyunun ilgisi" arasında ayrım yapılmadığında ve ceza soruşturmasının gizliliği "tatmin edilmesi gereken kamu merakı" ile sınırlı görüldüğünde mahremiyet hakkı korunmasız kalır. Ancak pratikte bu sınırın giderek aşındığı görülüyor. Kolluğun kaydettiği görüntüler, yargı denetiminden geçmeden kamuoyuna sızdırıldığında, süreç adli olmaktan çıkar, algısal bir infaza dönüşür. Kamera, güvenlik aracından çıkıp paparazzi merceğine dönüştüğü anda, yalnız etik değil; hukuki bir kırılma yaşanır.

Bu kırılma, yalnızca bireyi değil; delilin güvenilirliğini ve hükmün hukukiliğini de zedeler. Çünkü hukuka aykırı şekilde ifşa edilen bir veri, artık adalet üretmez; yalnızca kanaat üretir.

Hafızadaki Kırılma: Dünden bugüne süreklilik

Bu tablo bir istisna değil, süreklilik arz eden bir sorun oluşturmaktadır. Özellikle Ergenekon ve Balyoz davası süreçlerinde, teknik takip ve iletişim kayıtlarının kapsamı genişletilerek, suçla ilgisiz özel alanlar, dosyalara ve medyaya taşındı. Mahkeme kararından önce toplumda bir hüküm oluştu. Bu, yargının yerini alan bir “kanaat rejimi”ydi.

Aradan geçen yıllar, yöntem rafine edildi; ama sorun ortadan kalkmadı. Bugün de benzer biçimde, dijital verilerin seçilerek servis edildiği, kişisel hayat parçalarının suç isnadının yerine ikame edildiği örneklerle karşılaşıyoruz. Bu durum, hukukun maddi gerçeği arama fonksiyonunu zayıflatmakta; onun yerine algı yönetimini geçirmektedir.

Ahlak ile hukukun ayrım çizgisi

Şu ayrım hayati önemdedir: Yargı, ahlâkı değil, hukuku denetler. Bir kişinin özel hayatındaki tercihler, toplumun bir kesimi tarafından eleştirilebilir; ancak bu tercihler, suçun unsurlarını oluşturmadıkça yargının konusu olamaz. Aksi halde yargı, normatif sınırını kaybeder ve keyfiliğe açık hale gelir.

Mahremiyet hakkı, kişinin kendi kişiliğiyle sıkı bir şekilde bağlantılı ve insan onurundan türetilen temel bir hak olarak yapılandırılmıştır. Bu hak, başkalarının eylemlerinden ve bilgilerinden korunan, özel ve saklı bir alanın varlığını gerektirir ve kişinin kendi varlığını sürdürmesi için şarttır. Ancak bugün alkışlanan bir teşhir pratiğinin, yarın ölçüsüz bir müdahalenin gerekçesi haline gelebileceğinin göz ardı edilmemesi gerekmektedir. Hukuk, tam da bu kaymayı engellemek için vardır.

Devletin çifte yükümlülüğü

Devlet, suçla mücadele ederken iki temel görevi birlikte yürütmek zorundadır:

Birincisi, suçu ortaya çıkarmak ve cezalandırmak;

İkincisi ise, cezanın infazına uygun olan yasal müdahaleler istisna olmak kaydıyla mahkumları bile içerecek şekilde herkesin gizliliğini korumak ve mahremiyet hakkına saygı göstermek.

Bu iki görev çatışmaz; aksine birbirini dengeler. Kolluk, elde ettiği veriyi yalnızca yargısal süreç içinde kullanmalı; yargı ise suçla ilgisi olmayan her unsuru dosya dışında bırakmalıdır. Bu sınır korunmadığında, adalet terazisi yerini teşhir terazisine bırakır.

Sonuç yerine

Bir toplumda insanlar suç işlemekten değil, özel hayatlarının bir gün ifşa edilmesinden korkmaya başlıyorsa; orada sorun bireysel olmanın ötesine geçmiş ve sistemsel hale gelmiş demektir. Çünkü korkunun yönü değişmiştir.

Ve korkunun yönü değiştiğinde, hukuk devleti sessizce geri çekilir; hüküm mahkemeler yerine linç talep eden coşkun kalabalıklar tarafından verilir.