Anayasa’nın 17. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesi, devlete sadece öldürmeme değil, korumakla yükümlü olduğu kişilerin hayatını koruma yükümlülüğü de yükler.
Eslem’i, devletin “güvende” dediği yerde koruyamadık. Şimdi yalnız okul kapılarına güvenlik görevlisi koyarak hangi ihmali örteceğiz?
Bir çocuk sabah evinden okula gitmek için çıktı.
Çantasında defterleri, kitapları, belki yarım bıraktığı bir ödevi vardı. Annesi onu, birkaç saat sonra döneceğini düşünerek uğurladı. Fakat on yaşındaki Eslem Sare Bulut, okulundan evine dönemedi.
Başakşehir’deki Kayaşehir Şeyh Şamil İmam Hatip Ortaokuluna giren 15 yaşındaki bir çocuk, Eslem’in de aralarında bulunduğu sekiz öğrenciyi kesici aletle yaraladı. Eslem, hastanede yapılan bütün müdahalelere rağmen hayatını kaybetti. Ertesi gün Bartın’ın Ulus ilçesindeki köyünde toprağa verildi.
On yaşında bir kız çocuğu, okul koridorunda, sınıf arkadaşlarının yanında, devletin ailesine “burada güvende” dediği yerde öldü.
Diğer yedi çocuk hâlâ tedavi görüyor. O sabah okulda olan yüzlerce çocuk ise gördüklerini uzun süre unutamayacak.
Şimdi hepimiz aynı cümleyi kuruyoruz:
Bir çocuk öldü, bir çocuk katil oldu.
Önce şunu açıkça söylemek gerekir
Bu olayda iki taraf yoktur; bir mağdur vardır.
Eslem hiçbir şey yapmadı. Sadece okuluna gitti. Hayatını kaybetmesinin hiçbir açıklaması, hiçbir gerekçesi, hiçbir hafifletici yanı yoktur. Bu yazıda şüpheli çocuk hakkında söylenecek her söz, bu gerçeğin altında durur.
Ancak bir hukukçu olarak “katil” kelimesinde de durmak zorundayım. Henüz kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı yoktur ve isnadın yöneltildiği kişi bir çocuktur. Çocuk Koruma Kanunu’nun bugünkü diliyle o, “adli süreçteki çocuk”tur. 7593 sayılı Kanun, “suça sürüklenen çocuk” ifadesini Ağustos ayında bu şekilde değiştirdi.
Bu hukuki özen, Eslem’in uğradığı haksızlığı küçültmez. Tam tersine, Eslem için yürütülecek yargılamanın sağlam, itiraz götürmez ve kalıcı bir sonuca ulaşmasının şartıdır.
Eslem’e karşı devletin borcu
Anayasa’nın 17. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesi, devlete sadece öldürmeme değil, korumakla yükümlü olduğu kişilerin hayatını koruma yükümlülüğü de yükler.
Okul, bu yükümlülüğün en ağır olduğu yerlerden biridir. Devlet, çocukları belirli saatlerde zorunlu olarak o binada toplar ve ailelere örtülü ama son derece güçlü bir güvence verir:
“Çocuğunuzu bize teslim edin; burada güvende olacak.”
Bu bir temenni değil, hukuki bir taahhüttür. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bunu Türkiye’ye karşı daha önce söyledi. Kayak/Türkiye kararında, 2002'de Elazığ’da okulun hemen önünde daha büyük bir öğrenci tarafından bıçaklanarak öldürülen 15 yaşındaki Sedat Kayak için Mahkeme, makamların okul çevresini denetleme görevini yerine getirmediğine ve yaşam hakkının ihlal edildiğine hükmetti.
Sedat okul kapısının önünde öldürülmüştü. Eslem ise okulun içinde, bizzat devletin gözetimi altındaydı.
Bu yükümlülüğün bir de usul boyutu vardır: Eslem’in ölümünün etkili, hızlı ve bağımsız biçimde soruşturulması. Bu soruşturma sadece bıçağı tutan elin kime ait olduğunu bulmakla sınırlı kalamaz. Kamu görevlilerinin ihmali varsa bu da araştırılmalı; idari soruşturmalar, soruşturma izni engeline takılarak kendiliğinden sönümlenmemelidir. Eslem’in ailesi bu sürecin seyircisi değil, katılanı olmalı; dosyaya, delillere ve kararlara erişebilmelidir.
Okul kapısı nasıl geçildi?
Basına yansıyan bilgilere göre şüpheli, başka bir lisenin öğrencisiydi; saldırının gerçekleştiği ortaokulun ise eski mezunuydu. Evinden aldığı bıçakla ve okul üniformasıyla okula girdi. Okulda bir güvenlik görevlisi vardı; saldırı sırasında şüpheliye müdahale eden de oydu.
Bu bilgilerin soruşturmayla kesinleşmesi gerekir. Ancak doğruysa tablo şunu gösteriyor: Kapı boş değildi. Sorun, yabancı birinin içeri sızması değil; tanıdık bir yüzün ve tanıdık bir üniformanın hiçbir soru doğurmadan içeri girebilmesiydi.
Bu nedenle okul yönetiminin gözetim yükümlülüğü, kapıya bir güvenlik görevlisi koymaktan ibaret değildir. Okula kimlerin girdiği, ziyaretçilerin nasıl kaydedildiği, okulun öğrencisi olmayan kişilerin, üniforma giyseler bile, nasıl ayırt edildiği ve kesici, delici aletlere karşı hangi tedbirlerin alındığı açıklanmalıdır.
Öte yandan tartışmayı “Kapıda arama yapılsaydı bu olay olmazdı” kolaycılığına da teslim edemeyiz.
Çünkü metal dedektörü bıçağı bulabilir.
Ama bıçağı o kapıya getiren süreci bulamaz.
Bir sonraki Eslem’i korumak için
Şüpheli çocuğun geçmişini sormak, onu mazur göstermek için değildir. Eslem’i korumanın olaydan önceki tek yolu, bu çocuğun ne hâle geldiğini zamanında görmekti. Bir sonraki Eslem’i korumanın yolu da budur.
5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu, gelişimi ve güvenliği tehlikede olan her çocuğu korunma ihtiyacı içinde sayar ve danışmanlık, eğitim, bakım, sağlık ve barınma tedbirleri öngörür. Bu tedbirlerin amacı, tehlikeyi suç ortaya çıkmadan önce fark etmektir.
Dolayısıyla şu sorular cevaplanmalıdır: Şüpheli çocuğun devamsızlıkları, disiplin kayıtları, öğretmen gözlemleri, rehberlik servisiyle ilişkisi nasıldı? Daha önce şiddet işareti göstermiş miydi? Gösterdiyse bu bilgi nerede kaldı?
Öğretmende mi?
Okul yönetiminde mi?
Rehberlik servisinde mi?
Ailede mi?
Sosyal hizmet birimlerinde mi?
Türkiye’de çocuk koruma sisteminin temel problemi çoğu zaman mevzuat eksikliği değildir. Asıl problem, kurumların aynı çocuğa ait bilgileri birbirinden kopuk biçimde değerlendirmesidir. Okul “disiplin meselesi”, aile “ergenlik öfkesi”, kolluk “henüz suç oluşmadı”, sosyal hizmet “bize bildirim yapılmadı” der.
Ve bu boşluğun bedelini, hiçbir kurumun dosyasında adı geçmeyen bir çocuk öder.
Bu kez o çocuk Eslem’di.
“Aile nerede?” sorusu tek başına yetmez
Anne ve babanın gözetim, bakım ve eğitim yükümlülüğü vardır. Çocuğun tehlikeli davranışlarını bilip bilmedikleri ve bıçağa nasıl ulaşıldığı araştırılmalıdır.
Ancak ceza sorumluluğu şahsidir. Ebeveynlerin tutuklanmış olması, suçlarının sabit olduğu anlamına gelmez. Hangi somut fiil veya ihmalle suçlandıkları açıklanmalıdır.
Daha önemlisi, devlet kendi sorumluluğunu “Ailesi çocuğuna sahip çıksaydı” cümlesiyle üzerinden atamaz. Eslem’in ailesine güvence veren, şüphelinin ailesi değil; devletin kendisiydi.
Her okulu cezaevine çevirmek çözüm değildir
Okul girişlerinde aramaların sıkılaştırılması ve ziyaretçi kontrolünün güçlendirilmesi elbette gereklidir. Ancak her çocuğu potansiyel saldırgan, her okulu cezaevi gibi gören bir düzen de çocukları korumaz.
Kalıcı çözüm; güvenlik görevlisi, öğretmen, psikolojik danışman, sosyal çalışmacı, sağlık personeli ve ailenin birlikte çalıştığı bir erken uyarı sistemidir. Risk işaretleri için standart bir bildirim mekanizması kurulmalı; rehberlik servisleri evrak düzenleyen birim olmaktan çıkarılmalıdır. Kişisel veriler korunmalı; fakat “mahremiyet” gerekçesi, açık bir tehlikenin hiçbir kuruma bildirilmemesinin bahanesi hâline getirilmemelidir.
Saldırıya tanık olan, yaralanan ve Eslem’i kaybeden sınıf arkadaşlarının psikolojik desteği de bu sistemin parçasıdır. Onlar da bu olayın mağdurudur.
Eslem’in ardından
Eslem artık aramızda değil.
Onun adına söylenen her sözde dikkatli olmak zorundayız. Acısını bir günlük öfkeye, siyasi tartışmaya veya birkaç günlük güvenlik gösterisine dönüştürmemeliyiz.
“Katil” kelimesi öfkemizi ifade edebilir; ama Eslem’in neden korunamadığını açıklamaz. Eslem’e borcumuz öfke değil, hesap sormaktır.
Eslem’i kim koruyamadı?
Okulun kapısı nasıl aşıldı?
Tehlikeyi kim gördü de bildirmedi?
Önceki saldırılardan hangi dersler alınmadı?
Ve bugün açıklanan tedbirlerin, bir sonraki acıya kadar unutulmayacağının güvencesi nedir?
Eslem’i toprağa verdik.
Eğer sadece cezayı konuşup ihmalleri araştırmazsak dosya kapanabilir; fakat tehlike ortadan kalkmaz.
Çünkü bir çocuğun öldüğü, başka bir çocuğun elinde bıçakla okul koridoruna girebildiği yerde sadece aileler değil, Eslem’i zamanında koruyamayan bütün bir sistem sorgulanmalıdır.
Çocukları korumak, olaydan sonra fail olanı yakalamak değildir. Asıl koruma, Eslem’in o sabah okula gittiği gibi evine dönebilmesini sağlamaktır.