Her tarafın kendi ezberi var. İktidar tarafında “devlet politikası haline geldi, ilerliyor, başarıya ulaşacak” tekrarı; muhalefetin bir kesiminde süreci ya tamamen reddeden ya da derinlemesine sorgulamaktan kaçınan tutum; Kürt siyasetinde ise hem “sabırlı olun, yüz yıllık mesele birkaç ayda bitmez” hem de “artık engel kalmadı, adım atın” vurgusu aynı anda dolaşıyor.
İktidar da, muhalefet de, Kürt siyaseti de kapılarını kendilerini övenlere sonuna kadar açık tutuyor. Kapıların bu kadar ardına kadar açıldığı bir yerde “neden”, “niçin”, “niye” ve “nasıl” soruları anlamsız kalıyor. Her taraf övücülerle doluyor; her şeyi her zaman bilenler, ezberlerini bıktırıcı bir şekilde tekrar edenler baş tacı ediliyor. Bu tablo, sorunlara çözüm bulmak yerine sorunları çürüterek ötelemekten başka bir sonuç üretmiyor. Ertelenen meselelerin neden ertelendiğini izah etmekte zorlanan, daha doğrusu izah etmek için yeterli donanım ve birikime sahip olmayanların varlığı yüzünden her şey boş umut dalgasının içinde kaybolup gidiyor.
En basitinden barış sürecinin gidişatıyla ilgili takvimlerin havada uçuştuğu bir dönemde Mehmet Uçum’un “sürecin uygulaması 2027’nin ilk yarısı bitmeden olur” demesiyle Numan Kurtulmuş’un gecikmeleri “sorun değil” çerçevesinde karşılamasının arka planında neler olduğu; sürecin böyle devam ederse Öcalan’ın koordinatörlüğü dışında somut adımların, hele ki dağdan inişlerin bir seçim sonrasına kalma ihtimalinin nedenlerinin iç politikadaki sıkıntılar mı, bölgesel gelişmelerin belirsizliği mi, yoksa örgütün siyasete dönüşündeki pratik sorunların yaratacağı duruma kimsenin hazır olmaması mı olduğu gibi sahici sorular ve öngörüler, övgüler yüzünden hiç sorulmuyor. Bu net ve açık durum, diğer tüm sorunlarda var olan cevapsızlıkların aynası olarak karşımıza çıkıyor.
Süreç, Öcalan’ın 27 Şubat 2025’teki çağrısının ardından PKK’nin fesih ve silah bırakma kararlarıyla ivme kazanmıştı. 2026 Ağustos’unda Meclis’te geniş bir oyla çerçeve yasa çıkarıldı. Takip ve Değerlendirme Kurulu kuruldu, alt komisyonlar oluşturuldu. Öcalan’a silahsızlanma ve stratejik koordinasyon tarafında bir rol biçilmesi konuşuluyor; hükümlü statüsünün değişmeyeceği, infazın askıya alınmayacağı vurgulanıyor. Irak’ın kuzeyinde kamp ve mağara boşaltmaları devam ediyor. Bunlar somut gelişmeler. Ancak bu gelişmelerin hangi hızda, hangi koşullarda ve hangi risklerle ilerleyeceği konusunda kamuoyuna sunulan çerçeve, hâlâ büyük ölçüde takvim ve niyet açıklamalarından ibaret.
Uçum’un son açıklamalarında MGK kararının 2026 bitmeden gelmesinin kuvvetle muhtemel olduğu, altı aylık başvuru ve uygulama sürecinin ise 2027’nin ilk yarısı tamamlanmadan hayata geçirilebileceği söyleniyor. Aynı konuşmalarda seçimlerin 2028 Mart-Nisan’ına işaret edilmesi, yeni anayasa çalışmalarının 1 Ekim 2026’dan itibaren “yapım süreci” olarak başladığı vurgusu da yer alıyor. Kurtulmuş ise daha önceki dönemlerde silah bırakmada “gecikme var, sıkıntı var” diyerek örgüt tarafını öne çıkarmış, komisyon çalışmalarında ek sürelerin normal olduğunu ifade etmiş, son dönemde ise “yasa kapıyı sonuna kadar açtı, silahlar tamamen susmalı, barış ekonomisine geçilecek” çerçevesinde konuşuyor. Takvimler açıklanıyor, esneklik vurgulanıyor, “birkaç aylık gecikme sorun değil” deniyor; fakat bu takvimlerin neden bu şekilde kurulduğu, hangi pratik engellerin aşılamadığı, hangi siyasi hesapların devreye girdiği sorulmuyor.
Sormak gereken sorular ortada. İç politikadaki sıkıntılar ne kadar etkili? Seçim takvimi yaklaşırken, taban yönetiminde milliyetçi hassasiyetler ile sürecin hızı arasında nasıl bir denge kuruluyor? Dağdan inenlerin entegrasyonu, silah tesliminin teyidi, siyasi dönüşümün pratik sorunları için kimler hazır, kimler değil? Bölgesel gelişmeler — Suriye’deki durum, Irak’taki güç dengeleri, sınır ötesi yapılanmaların geleceği — süreci ne kadar yavaşlatıyor ya da hızlandırıyor? Örgütün silahlı yapıdan siyasi yapıya geçişinde ortaya çıkacak güvenlik, hukuki ve toplumsal sorunlara karşı ne kadar hazırlık var? Bu soruların cevapları, “süreç ilerliyor” ezberinin ötesinde, somut bir yol haritası gerektiriyor. O yol haritası ise övgücülerin egemen olduğu bir ortamda ortaya çıkmıyor.
Her tarafın kendi ezberi var. İktidar tarafında “devlet politikası haline geldi, ilerliyor, başarıya ulaşacak” tekrarı; muhalefetin bir kesiminde süreci ya tamamen reddeden ya da derinlemesine sorgulamaktan kaçınan tutum; Kürt siyasetinde ise hem “sabırlı olun, yüz yıllık mesele birkaç ayda bitmez” hem de “artık engel kalmadı, adım atın” vurgusu aynı anda dolaşıyor. Bu ezberler, soruları anlamsızlaştırıyor. Çünkü soru sormak, anlatının bütünlüğünü bozuyor. İktidar, süreci yönettiğini ve kontrol altında tuttuğunu göstermek istiyor. Muhalefet, ya milliyetçi tepkiyi göze almak istemiyor ya da süreci baltalıyor görünmekten çekiniyor. Kürt siyaseti ise hem masada kalmak hem de somut kazanım elde etmek arasında bir denge kurmaya çalışırken, kendi içindeki eleştirel sesleri de sınırlı tutuyor. Sonuçta herkes kendi övücüsünü baş tacı ediyor, ezberini tekrar ediyor ve ertelenen sorunların neden ertelendiğini izah etmekte zorlanıyor.
Bu tablo sadece barış süreciyle sınırlı değil. Ekonomi, hukuk, anayasa, eğitim gibi birçok alanda aynı mekanizma işliyor. Sorunlar çözülmek yerine yönetiliyor, erteleniyor, anlatı kontrolüyle örtülüyor. Boş umut dalgaları yükseliyor, bir süre sonra dağılınca yeni bir takvim, yeni bir açıklama, yeni bir övgü turu başlıyor. Ertelenen ve neden ertelendiği yeterince izah edilemeyen her mesele, bir sonraki siyasi hesaplaşmaya, bir sonraki seçim dönemine, bir sonraki kriz anına devrediliyor.
Asıl mesele, tarafların kötü niyetli olup olmadığı değil. Siyasi teşvikler, taban beklentileri, tarihsel güvensizlikler ve güç hesapları, eleştirel şeffaflığı zorlaştırıyor. Kapılar övücülere açık tutulduğu sürece, “neden gecikiyor”, “hangi pratik engel var”, “kim hazır değil”, “bölgesel değişkenler nasıl etkileyecek” soruları anlamsız kalmaya devam eder. Sorunlar çürüyerek ötelenir. Somut adımlar — dağdan inişler, başvuru süreçleri, siyasi dönüşümün pratik karşılıkları — seçim sonrasına, daha uygun bir konjonktüre, daha az riskli bir zamana bırakılır. Bu net ve açık durum, diğer tüm sorunlarda var olan cevapsızlıkların aynasıdır.
Övgünün gölgesinde kalmayan, ezber tekrar etmeyen, “neden, niçin, nasıl” sorularını sormaya devam eden bir dil ve bakış açısı oluşmadıkça, ertelenen her mesele bir sonraki ertelemeye zemin hazırlar. Süreç ilerliyorsa, ilerleme neden bu hızda; gecikiyorsa, gecikmenin kaynağı nedir; somut adım atılacaksa, hangi koşullarda ve hangi hazırlıkla atılacak? Bu soruların cevapları, övgücülerin baş tacı edildiği bir ortamda değil, o soruları sormaya cesaret edenlerin varlığında ortaya çıkar. Aksi halde takvimler havada uçuşmaya, boş umutlar dalgalanmaya, sorunlar çürüyerek ötelenmeye devam eder.