Bu siyasal rejimde muhalefet tamamen ortadan kalkmıyor; muhalif siyasal partiler varlar fakat bu partiler muhalefeti sadece iktidarın kendilerine çizdiği alan içerisinde yapabiliyorlar.

19 Mart Süreci’yle beraber Türkiye’de yeni bir siyasal rejim inşa edilmeye başlandı.

Ben bu siyasal rejime “çok partili otokrasi” adını veriyorum.

Bu siyasal rejimde muhalefet tamamen ortadan kalkmıyor; muhalif siyasal partiler varlar fakat bu partiler muhalefeti sadece iktidarın kendilerine çizdiği alan içerisinde yapabiliyorlar.

Bu çizilen sınırların en başında da tahmin edilebileceği üzere iktidar olmaya çalışmamak geliyor. İktidar olmaya çalışmadıkları sürece muhalefet partileri tolere ediliyor. Hatta sisteme demokrasi görüntüsü katarak siyasal iktidarın meşruluğuna katkı sağladıkları için bu tür “kontrollü” muhalefet partileri talep ediliyor.

Ancak, bu rejimin bir demokrasi olduğunu söylemek mümkün değil. Demokrasi sadece muhalefet partilerinin olması değildir. Demokrasinin en asgari ilkesi, serbest seçimlerle iktidar değişikliği gerçekleşebilmesidir. Bu olmadığı sürece o rejim demokrasi değil otokrasidir. Türkiye’de kurulmaya çalışılan rejim de budur.

Dünyada artık otoriter rejimler otoriterliklerini her zaman alenileştirmiyor. Özellikle o ülkenin geçmişinde bizdeki gibi belli bir demokratik birikim ve kültür varsa otoriter rejim doğrudan kurulmuyor. Onun yerine demokrasi olunduğu görüntüsü korunan ama özünde otoriter olan bir rejim kuruluyor. Böylece hem içeride hem dışarıda aleni bir otoriter rejimin karşılaşabileceği meşruluk sorunlarından kaçınılmaya çalışılıyor.

Türkiye’de gördüğümüz de bu.

Ya muhalefet “haddini aşarsa”?

Peki, bu tür rejimlerde herhangi bir siyasal lider/parti iktidarı seçim yoluyla değiştirmeye kalkarsa ne olur?

İşte bizim 19 Mart 2025’ten beri gördüklerimiz olur.

O partinin en güçlü siyasal aktörü hapse atılır, partinin genel başkanı değiştirilir, belediye başkanları tutuklanır ve medyası sansürlenir.

Halk TV’ye kayyum atanması da bu sürecin maalesef ki şaşırtıcı olmayan bir parçası. Tıpkı Tele 1, T24 ve diğerleri gibi.

Halk TV’nin gerçek “suçu” iddianamede yazanlar değil; Ekrem İmamoğlu hapse girdikten sonra onu yalnız bırakmamak, davalarını takip edip kamuoyunu bilgilendirmeye devam etmek, butlan CHP’sini değil Yeni Parti’yi desteklemek.

Eğer Halk TV İBB Davası’na bu kadar yakın ilgi göstermeseydi, haber bültenlerinde ya da tartışma programlarında Ekrem İmamoğlu’ndan bu kadar bahsetmeseydi ya da butlan CHP’si ile Yeni Parti arasında daha tarafsız bir pozisyon alsaydı hiçbir şekilde kayyum atanmayacaktı.

Yani çok partili otokraside sadece iktidarı değiştirmeye çalışan liderler ve partiler değil, onlara destek olan medya da “suçlu”.

Çok partili otokrasinin eşiğine nasıl gelindi?

AKP, 2002’den 2015’e kadar genel seçimleri büyük oranda kendi başarısıyla, halk desteğini arkasına alarak kazandı. Ancak, 2015’ten sonra halk desteğinde düşüş emareleri gözükmeye başladı. Bu noktadan sonra ise halk desteğindeki düşüşü devlet kurumları üzerindeki nüfuzunu kullanarak (daha doğrusu suistimal ederek) ve siyaseti arka kapıdan dizayn ederek telafi etmeye çalıştı.

Maalesef etti de.

Özellikle 2016’daki darbe girişimi sonrasındaki OHAL süreci AKP-MHP koalisyonunun başta yargı olmak üzere devlet bürokrasisi üzerinde hakimiyet kurmasını beraberinde getirdi. 2016-2018 arasında Türkiye sadece başkanlık sistemine geçmedi, bürokrasi de yeni sisteme uygun şekilde yeniden yapılandırıldı.

Ancak, Cumhur İttifakı iktidarını sürdürebilmek için yargıyı ilk etapta işin içerisine çok sokmadı. Medya üzerindeki sıkı kontrol ve devletin ekonomik kaynaklarını kullanmak, muhalefetin stratejik hatalarıyla da birleşince, iktidarın seçim kazanmasına yetiyordu.

Ancak bu oyun 2023 sonbaharında bozuldu. Kontrollü muhalefet olmayı zımnen kabullenmiş Kılıçdaroğlu CHP’nin başından gönderildi ve Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu ikilisi CHP’nin yönetimini devraldı. Ardından CHP yerel seçimde AKP’yi tarihinde ilk kez ikinci parti konumuna düşürdü.

İşte ne olduysa bundan sonra oldu.

Medya üzerindeki kontrol, seçim ekonomisi ve muhalefeti arka kapıdan dizayn etmenin dahi kendisine seçim kazandıramadığını gören iktidar artık “ön kapıya” geçti. Elindeki yargı gücünü hoyratça kullanarak CHP’yi ve muhalefeti seçim kazanamaz hale getirecek bir süreç başlattı.

Halen bu sürecin içerisindeyiz.

İktidarın genel seçim planı ne?

İktidarın kafasındaki plan, genel seçime kadar siyasi oyun alanını ve muhalefeti seçim günü hiçbir müdahaleye gerek kalmaksızın seçimleri kazanabilecek şekilde önden dizayn etmek. Çünkü seçimlere seçim günü müdahale etmek çok büyük bir meşruluk sorununu beraberinde getirir. Bundan kaçınmak için dizayn önden yapılarak muhalefet seçim günü seçimi kazanamayacak hale getirilmek isteniyor. Hatta muhalefetin havlu atarak daha seçim günü gelmeden kontrollü muhalefet olmayı çoktan kabullenmiş olması isteniyor.

Peki ya önden yapılan tüm bu dizayn gene de yetmezse?

Muhalefet kontrollü muhalefet olmayı kabul etmediği gibi tüm bu hukuksuzlukları gören vatandaş, ekonomik bozulmanın da büyük etkisiyle, gene de bir iktidar değişikliğinde karar kılarsa?

İşte o zaman asıl “seçimi” iktidar yapacak. Ya iktidarı devretmeyi kabullenecek ya da genel seçimlere müdahale ederek hem kendi meşruluğunu tamamen bitirecek hem de 1950’den beri Türkiye’de süregelen serbest genel seçimleri ortadan kaldıran iktidar partisi olarak (utançla) tarihe geçecek.

Önümüzdeki bir buçuk senede Türkiye ya Macaristan olacak ya da Rusya.