Bir kız çocuğunun okul kapısına geldiğinde orada uluslararası siyasetin gerilimleriyle karşılaşmamasını bekleriz. Çantasında kitapları ile önünde geleceği olması gerekir. Bazen devletlerin güvenlik kaygıları, kimlik tartışmaları ve bölgesel hesapları büyük tartışmalara neden olabiliyor. . Azerbaycan’daki başörtüsü tartışmalarına biraz buradan bakalım gelin:
· Azerbaycan için güneyde İran var. Bu yıl İran’ı, ABD ve İsrail’le karşı karşıya getiren savaş, Bakü’yü sınavdan geçirdi. Nahçıvan’a yönelik insansız hava aracı olayı alarm zillerini çaldırdı. Aliyev yönetimi bir yandan İran’a insani yardım gönderip taziye mesajları ilettiği, öte yandan İsrail’le ilişkisinden vazgeçmediği bir çizgide yürümeye çalıştı. İsrail, Azerbaycan petrolünün önemli bir alıcısı ve karşılığında önemli bir silah tedarikçisi. İran sınırındaki konumu ise Bakü’yü stratejik açıdan değerli kılıyor. Tahran bu yakınlıktan huzursuz. Bakü’nün de Tahran’la kendi kırgınlıkları var. Bu denklemde başörtüsü, masum bir kıyafet meselesi olarak kalamıyor. İran’a yakın görülen dinî görünürlüğün, güvenlik gözlüğüyle okunma ihtimali doğuyor. Bölgedeki bazı gözlemcilerin, İran’la ilişkiler düzelirse bu uygulamaların da sessizce unutulabileceğini söylemesi bu yüzden dikkat çekici.
· Kuzeyde Rusya var. Bir zamanlar Putin’le kurulan kişisel yakınlık Bakü’nün elindeki dengeleyici kozlardan biriydi. Bugün Azerbaycan’ın Moskova’ya karşı çok daha sert bir dil kullandığı, ilişkilerin gerginleştiğini görebiliyoruz. Rusya’nın Ukrayna’daki yükü onu kısıtlıyor, ama güneyde bir boşluk açıldığında geri dönme ihtimalini de canlı tutuyor.
· Batıda Ermenistan var. Ağustos 2025'te Washington’da atılan imzalarla başlayan barış süreci, bölgeye yeni bir ulaşım ve ticaret hattı vaat ediyor. Bu süreç Bakü’ye ABD ile yakın durmanın somut bir getirisi sağlıyor. Aynı zamanda iç politikadaki her adımın Batı başkentlerinde nasıl okunacağı konusunda da hassasiyet yaratıyor. Avrupa’ya giden doğal gaz, Orta Koridor üzerinden Çin’le kurulan ticari bağlar ve Körfez sermayesiyle derinleşen ilişkiler de aynı denklemin parçaları. Bakü bu ortaklıkların hiçbirini diğerine feda etmek istemiyor.
· Ve Türkiye var. Ankara, Azerbaycan’ın en yakın müttefiki. Ama Türkiye ile İsrail arasındaki gerilim, Bakü’yü iki “dost” arasında ince bir çizgide yürümek zorunda bırakıyor. Ankara’nın, İsrail üzerinden Azerbaycan’ın İran’la daha geniş bir çatışmaya çekilmesinden ve bunun Türkiye’ye sıçramasından çekindiği yönünde analizler var.
Öncelikle şunu belirtmek isterim ki; bir kadının görünüşü üzerinde söz sahibi olması, herhangi bir siyasi yaklaşımı benimsemesine bağlı olmamalı. Başörtüsü takmayı seçen bir kadının özgürlüğünü savunmak için onunla aynı inancı paylaşmak gerekmez. Başını örtmeyen bir kadının özgürlüğünü savunmak için de onun hayat tarzını kendimize yakın bulmamız gerekmez. Laikliğe yaklaşımım da bu özgürlük anlayışından besleniyor. Devletin inançlar karşısında tarafsızlığını, farklı insanların aynı sınıfta, aynı kurumda ve aynı toplumda eşit biçimde bulunabilmesinin güvencesi olarak görüyorum. Bu nedenle asıl ölçütün, öğrencinin kıyafetinden önce eğitim ortamında baskı ve ayrımcılık bulunup bulunmadığı olması gerektiğini düşünüyorum. Bununla birlikte Azerbaycan’daki tartışmayı Güney Kafkasya ve çevresindeki güç mücadeleleri, İran’a ilişkin güvenlik hesapları ve yeni ortaklık arayışları, devletlerin içeride kullandıkları dil açısından da bakmak gerekir. Bazen dini görünürlük, böyle bir ortamda kolaylıkla dış nüfuz tartışmasının parçasına dönüşebilmekte. Nitekim bu ilişkinin izlerini biz Seth Cropsey ve Joseph Epstein, mart ayında yayımlanan yazılarında gördük. İsrail, Azerbaycan ve Birleşik Arap Emirlikleri merkezli bir bölgesel koalisyon öneriyordu. Epstein’ın eylül sonundaki başörtüsü değerlendirmesi ise meseleyi egemenlik, ulusal kimlik ve laik devletin korunması çerçevesinde ele alıyordu. Bunlar, yazarların siyasi okumalarıdır; devletlerin üzerinde uzlaştığı bir planın kanıtı olarak görülemez tabii ki. Fakat Azerbaycan’ın dışarıdaki konumuyla içerideki dini görünürlüğün aynı düşünsel çerçevede nasıl buluşturulduğunu düşündürebilir bize.
Bir mesele “güvenlik” başlığı altında anlatılmaya başladığında, o meselenin insanları geri planda mı kalmalı? Devletlerin gerçek güvenlik sorunları ele alınırken bireylerin görünüşünden hareketle niyet üretmek, toplumla kurulan güveni aşındırmaz mı?
Sonuç olarak bir ülkenin hoşgörü ve çoğulculuk söylemi, farklı görünen insanların kamusal hayatta kendilerine yer bulabilmesine bağlıdır. Gelin yine biz tartışmanın merkezine yeniden kadını koymayalım. Onun neyi temsil ettiğine başkaları karar vermeden önce, kendisinin ne söylediğini duyalım. Bir ülkenin geleceği, ittifakları, enerji hatlarını, güvenlik dengelerini tartışsak da okul kapısında bekleyen çocuğu unutamayız.