Cemil Tugay'ın AK Parti rozetini takması, siyasi haber bültenlerinde "transfer" başlığıyla geçti. İletişim çalışan biri olarak ben bunu başka bir kategoriye koyuyorum: bir temsil krizi. Çünkü İzmir'in CHP'li seçmenin oylarıyla seçilmiş bir başkanı, o seçmenin en son görmek isteyeceği yere gitti. Bu noktaya tek bir kişinin tercihiyle gelinmedi. Ortada, birbirini tüketen iki siyasi yapının ürettiği bir boşluk var.
Önce CHP'nin hanesi. "Mutlak butlan" kararı ve ardından yaşanan liderlik krizi, partiyi seçmenin gözünde kendi içine dönük bir kavgaya çevirdi. Siyasal iletişimde bilinen bir kural vardır: bir parti, seçmene dönük anlatısını iç çatışmasının gürültüsüyle bastırdığında, yerel yöneticisini ikna edecek bir ortak gelecek tarif edemez. Tugay'ın CHP'den istifa edip aylarca bağımsız kalması, aslında bir uyarı işaretiydi. Parti, bu uyarıyı bir "sadakat sorunu" olarak okudu; oysa bu, bir çatı güven sorunuydu.
Sonra Yeni Parti'nin hanesi. Yeni bir siyasi oluşum, kurulduğu anda iki şeyi vaat eder: umut ve bir sığınak. Yeni Parti, İzmir Büyükşehir Meclisi'ndeki çoğunluğa rağmen kentin en görünür yöneticisini yanında tutamadı. Rakamlar ortada: büyükşehir meclisinde 93 üyeyle en büyük grup olmasına rağmen, belediye başkanını kendi çatısı altına çekecek ikna edici bir çerçeve kuramadı. Bu, sadece bir kişinin kaybı değil; yeni bir siyasi partinin "güvenli liman" vaadinin sınanmasıdır. Sınavın sonucu, en azından bu başlıkta, zayıf.
Bölünmenin matematiği değil, psikolojisi. İki yapının da ortak hatası, seçmeni bir "blok" olarak görmeleridir. Oysa seçmen, yöneticiyi bir tek partinin armasına değil, yaşadığı sorunu çözen kişiye bağlar. Belediye başkanı ile parti arasındaki bağ kopmuşsa, bu bağı yeniden kurmak için ne ahlaki öfke ne de ihanet söylemi yeterlidir. İhanet anlatısı kısa vadede tabanı toplar, ama uzun vadede şunu söyler: "Biz yöneticimizi tutamadık."
Biz siyasal iletişimcilere ise çıkarılacak üç temel ders var:
- Sessizlik de bir mesajdır. Aylarca süren belirsizlik sürecinde hiçbir taraf, güveni onaran net bir dil kuramadı. Boşluk, rakip anlatı tarafından dolduruldu.
- Kızgınlık, strateji değildir. Geçiş sonrası gelen sert tepkiler, kısa vadeli bir tatmin sağlıyor ama kente dönük bir alternatif vaat üretmiyor.
- Hizmet anlatısı sahipsiz kaldı. İzmirli için asıl soru “su, ulaşım, afet hazırlığı ve kent hizmeti kimin elinde nasıl işleyecek?" sorusudur. Bu soruyu en açık sorulan anda iki taraf da cevap veremedi.
Bugün İzmir'de kızgın olanların öfkesini hafife almıyorum. Ama o öfkenin yöneleceği adresin yalnızca Sayın Tugay olmadığını da söylemek gerekir. Kendi iç kavgasını seçmenin önüne koyan her yapı, bu tür geçişlerin zeminini hazırlar. Bakalım Muhalefet, bu krizden ders çıkarıp kente dönük ortak bir dil kurabilecek mi, yoksa bir sonraki geçişi de aynı gürültüyle mi izleyeceğiz?