Ortaçağ Avrupası'nda din yalnızca insanın Tanrı ile kurduğu ilişkinin adı değildi. Kilise aynı zamanda büyük bir siyasal ve toplumsal gücün merkeziydi.

Devletler, daha doğrusu toplumlar, binlerce yıl boyunca çoğu zaman iki büyük araç üzerinden yönetildi:

Korku ve inanç.

Tarih biraz da bunun devridaimidir.

Ortaçağ Avrupası'nda din yalnızca insanın Tanrı ile kurduğu ilişkinin adı değildi. Kilise aynı zamanda büyük bir siyasal ve toplumsal gücün merkeziydi.

Günah, cehennem, şeytan, cadı…

İnsanların inançları ve ölümden sonrasına ilişkin korkuları iktidarın araçlarından biri haline geldi.

Avrupa'nın Rönesans, Reform ve Aydınlanma ile yaşadığı büyük dönüşüm de bir gecede gerçekleşmedi. Yüzyıllar sonunda din ile dünyevi iktidarın sınırları yeniden çizilmeye başladı.

Laiklik fikri bu tarihsel tecrübenin içerisinde güç kazandı.

Mesele dini ortadan kaldırmak değildi.

Mesele, dini insanın vicdanında özgür bırakırken devlet iktidarının aracı olmaktan çıkarmaktı.

Sonra tarih başka bir uç noktaya savruldu.

Faşizmden Stalinist totalitarizme, Maoizmden başka otoriter yönetimlere kadar farklı sistemler dini baskıladı veya kontrol altına almaya çalıştı.

Dinin yerine kimi zaman lider, kimi zaman devlet, sınıf, ırk veya aşırı milliyetçilik konuldu.

Yöntem değişmişti ama amaç çok değişmemişti:

İtaat eden insan yaratmak.

Devasa güvenlik ve istihbarat yapıları kuruldu. Devlet adeta toplumun sürekli şekerini ölçüyor, yükseldiğini düşündüğü anda insülini veriyordu.

Ama insan sürekli baskı altında yaşayabilen bir varlık değil.

Sovyetler Birliği'nin son dönemindeki Glasnost ve Perestroyka arayışları da böyle bir sistem krizinin ardından ortaya çıktı.

Bugün ise başka bir çağdayız.

Sosyal medya, algoritmalar, dijital bağımlılık, veri ekonomisi ve şimdi de yapay zekâ…

Toplumları etkilemenin çok daha sofistike araçları var artık.

Bunu şimdilik bir kenara not edelim.

Çünkü esas meseleye geliyorum.

Dünyada milyarlarca insan, hangi dine mensup olursa olsun, hayatın yalnızca bu dünyadan ibaret olmadığına inanıyor.

İyi bir Katolik, Ortodoks, Protestan, Yahudi, Müslüman, Hindu veya Budist olmaya çalışıyor.

Din yalnızca korkunun değil; vicdanın, merhametin ve ahlakın da kaynağı olabiliyor.

Ve tam burada İsrail-Filistin meselesine geliyoruz.

Önce üç şeyi birbirinden ayıralım:

Yahudilik bir din ve kimliktir. İsrail bir devlettir. Siyonizm ise farklı tarihsel ve siyasi kolları bulunan bir milliyetçilik hareketidir.

Dolayısıyla Siyonizmi eleştirmekle Yahudileri hedef almak aynı şey değildir.

Benim tartıştığım insanların Yahudi olması değil; siyasi bir ideolojinin Filistin meselesindeki bazı yorumlarının devlet politikalarına yansımasıdır.

Çünkü hiçbir halkın tarih boyunca çektiği acılar, başka bir halkın bugün yaşadığı acıları önemsiz hale getiremez.

Filistinlinin toprağı, evi, özgürlüğü ve yaşamı daha az değerli değildir.

Ve benim açımdan meselenin merkezindeki cümle tam olarak şudur:

Netanyahu sebep değil, sonuçtur.

Netanyahu bugün vardır, yarın yoktur.

Seçim kazanır, seçim kaybeder, siyasetten gider.

Ama onu ortaya çıkaran siyasi iklim, güvenlik anlayışı, milliyetçi-dini koalisyonlar ve Filistin meselesine ilişkin yerleşmiş kabuller aynı yerde duruyorsa Netanyahu'nun gitmesi tek başına neyi değiştirecek?

Netanyahu yarın gitse;

Batı Şeria'daki yerleşim politikaları değişecek mi?

Filistinlilerin kendi kaderlerini belirleme hakkına yaklaşım değişecek mi?

Gazze'ye bakış değişecek mi?

Bunlar değişmeyecekse yalnızca aktör değişmiş olacaktır.

Bu nedenle esas mücadele İsrail Devleti'nin varlığıyla veya Yahudi halkıyla değil; Filistinlilerin yaşam, toprak, özgürlük ve kendi kaderlerini belirleme haklarını ikincilleştiren Siyonist siyasi anlayışlarla olmalıdır.

Benim “Siyonizm virüsü” ifadem de burada başlıyor.

Virüs derken bir dini veya halkı kastetmiyorum.

Kastettiğim; kendi siyasi hedeflerini başka insanların haklarının önüne koyan, siyasi, ekonomik veya diplomatik nüfuz mekanizmalarıyla yalnızca İsrail'de değil, başka ülkelerin kararlarında da kendi hedefleri doğrultusunda etki üretmeye çalışan Siyonist siyasi yapılardır.

Bir ideoloji başka devletlerin siyasetini kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirmeye çalışıyorsa elbette sorgulanmalıdır.

Ve aynı sorgulama, başka ülkeler üzerinde nüfuz kurmaya çalışan her devlet, ideoloji ve çıkar grubu için yapılmalıdır.

Burada suçlanan Yahudi değildir.

Yahudilik değildir.

İsrail'de yaşayan sıradan insan hiç değildir.

Bir Yahudiyi sırf Yahudi olduğu için İsrail hükümetinin yaptıklarından sorumlu tutmak, karşı çıktığımız kolektif suç anlayışının başka bir biçimi olur.

Mücadele insanla değil, fikirle olmalıdır.

İsrail'in ayrıca kendi içerisinde başka bir büyük tartışmayı da yapması gerektiğini düşünüyorum:

Din ile devlet arasındaki ilişki.

İsrail'in Yahudi devlet kimliği ile devlet yönetimi arasındaki bağını yeniden sorgulaması ve daha güçlü bir laiklik anlayışına yönelmesi gerektiğine inanıyorum.

Laiklik dinsizlik değildir.

Yahudiliğin ortadan kaldırılması hiç değildir.

Laiklik; Yahudi'nin Yahudi, Müslümanın Müslüman, Hristiyanın Hristiyan, hiçbir dine inanmayanın da inançsız olarak aynı hukuk düzeninde eşit yaşayabilmesidir.

Tevrat'ın kutsallığı ona inanan insan içindir; devletin hukuku ise egemenliği altındaki herkes için olmak zorundadır.

İsrail'in ihtiyacı dini yok etmek değil, devleti bütün dinlere ve bütün insanlara eşit mesafeye taşıyabilmektir.

Çünkü laiklik dini küçültmez.

Devleti herkesin devleti haline getirir.

Ve tekrar Netanyahu'ya dönelim.

Kimse Netanyahu gider gitmez Filistin'e barışın, Gazze'ye özgürlüğün ve Ortadoğu'ya huzurun kendiliğinden geleceğini zannetmesin.

Netanyahu gider.

Yerine başkası gelir.

Zihniyet aynıysa tabeladaki isim değişmiştir, hepsi bu.

O nedenle hedefimizi doğru tarif etmek zorundayız:

İnsan değil, insanı diğerinden üstün gören ideoloji.

Din değil, dini iktidar aracına dönüştüren siyaset.

Bir halk değil, başka bir halkın hakkını yok sayan devlet politikası.

Çünkü hiçbir milletin güvenliği başka bir milletin esareti üzerine kurulamaz.

Birinin yaşayabilmesi için diğerinin ölmesi gerekmiyor.

Birinin vatan sahibi olabilmesi için diğerinin vatansız kalması gerekmiyor.

Birinin çocuğunun güven içerisinde uyuyabilmesi için diğerinin çocuğunun bomba sesiyle uyanması gerekmiyor.

Mesele Netanyahu'dan büyüktür.

Mesele isim değildir.

Mesele zihniyettir.

Ve belki de binlerce yıllık korku, din, devlet ve iktidar tartışmasının sonunda insanlığın varması gereken yer tam olarak burasıdır:

Önce insan.

Gerisi sonra gelir.

Netenyahu' nun seçimi kaybetmesi tabii ki soykırımın sona ermesine dair herkese bir umut, Filistin' e tıbbi ve insani yardımların ulaşması için bir heyecen ve yeniden dialog kapısı açılması beklentisini de beraberinde getirecektir...

Ve Tüm Dünyadaki Filistin' i, Gazze' yi vicdan meselesi yapan siyonizme düşman herkesin ortak dileği Netenyahu'nun kaybetmesi....

Vesselam.