Mevcut anayasada bazı boşluklar olduğu ve deneyimlediğimiz pek çok krizin bu eksikliklerle ilişkilendirilebileceği iddia etmek pekala mümkün.
Gün geçmiyor ki anayasa meselesi konuşulmasın. 1 Ekim’deki TBMM açılışında hem Cumhurbaşkanı hem de Meclis başkanı bu konuya ağırlık verdi. Mehmet Uçum defalarca yeni anayasanın fikri hazırlığının yapıldığını/yapılıyor olduğunu,ama bu işe tam zamanlı mesai harcamak için bir sonraki yasama dönemini beklenmenin daha doğru olacağını söyledi. Bu arada yeni anayasa Terörsüz Türkiye bahsinde de sıklıkla gündeme gelen bir mesele. DEM tarafı Kürt sorununun anayasayla çözülmesi gerektiğini ileri sürüp kimlik hakları tartışmasını bu yolla canlı tutmaya çalışıyor. Ayrıca Kılıçdaroğlu’nun son açıklaması yarı başkanlık sistemine kapı araladı. Muhalefetin en azından bir kısmı anayasa ve seçim gibi konularda siyasi iktidarla birlikte hareket etmeyi çok da yanlış bulmuyor. Bu arada Cumhur İttifakı ile Kürt hareketinin anayasanın değiştirilemez maddelerini ortadan kaldırarak Atatürkçü düzene karşı komplo içinde olduğu savı muhalif kitle içinde oldukça popüler bir argümana karşılık gelmekte. Ümit Kocasakal’ın kazandığı İstanbul Baro seçimlerindeki konuşmalar ve seçim sonucunun bizatihi kendisi anayasa ile çözüm süreci birlikteliğinin kendi karşıt bloğunu çoktan yarattığını da gösteriyor.
Peki anayasayı değiştirmek mümkün mü? Böyle bir şeye ihtiyaç var mı? Öncelikle anayasa değişikliği tartışmalarına egemen olan bazı hususları hukuk politik açıdan karara bağlayalım. Mesela anayasayı değiştirmekle yeni anayasa yapmak tam olarak aynı şey değil. 1982 Anayasası 1987 ile 2017 arasında 21 defa değişti. Ama hala aynı anayasayı kullanıyoruz. Tüm değişiklikler mevcut çatı metninde yapıldı. Bir diğer husus değişikliği kimin yapacağı ve sınırlar konusunda. Mevcut anayasa metnine göre anayasa değişiklikleri nitelikli çoğunlukla TBMM tarafından yapılıyor.Cumhurbaşkanının resmi gazeteye gönderme ve referandum yetkileri var. Ancak yeni anayasayı kimin yapacağı şu anki anayasa metninde yazmıyor. Bu durum bazı yorumculara göre hukuki bir boşluk, bazı diğer yorumculara göre ise siyaset ile hukuk arasındaki ilişkinin hiyerarşik niteliği bağlamında kaçınılmaz bir şey. Yeni anayasa yapımı normlar hiyerarşinin en üstündeki belgenin egemenliğin gerçek sahibi millet tarafından yeniden belirlenmesi anlamına geliyor. Türkiye diğer tüm demokrasiler gibi temsili demokrasi modelini uygulamakta. Mantıken milleti temsile ve yasa yapmaya yetkili organ kimse yeni anayasayı o yapacak. Ama yeni anayasa yapımı boş bir kağıda yeni kuralların yazılması anlamına geliyor. Dolayısıyla yeni anayasanın yapımında anayasa değişikliğindeki usul ve esasların kullanılıp kullanılmayacağı mevzusunun TBMM tarafından karara bağlanması, yeni anayasa yazımının süreci düzenleyen bir ilk kararla, Meclis kararıyla başlaması gerek. Bu tartışmada kritik nokta ilk 3 madde. Şu an kullandığımız anayasaya göre ilk 3 madde değiştirilemiyor. Ama yeni anayasa yapımına dair hiçbir kural belli olmadığından anayasanın değiştirilemez maddelerinin değiştirilip değiştirilemeyeceği tamamen TBMM kararına bağlı. Bu konuyla ilgili bir hatırlatma yapalım. 1982 Anayasasına kadar anayasanın 3 maddesi değil, sadece Türkiye Devletinin bir cumhuriyet olduğuna dair 1. madde değiştirilemez madde niteliğindeydi.
Mevcut anayasada bazı boşluklar olduğu ve deneyimlediğimiz pek çok krizin bu eksikliklerle ilişkilendirilebileceği iddia etmek pekala mümkün. Anayasa metnimiz siyasi krizler ve devlet krizleri karşısında yeterince işlevsel değil. Mesela AYM ile diğer yüksek mahkemeler arasında tartışma var. AYM’a bireysel başvuru hakkı ve bireysel başvurunun mahkeme kararlarını da kapsaması Yargıtay ve Danıştay gibi yüksek mahkemelerin AYM’i en üstün yüksek mahkeme haline getiren bu mantığa direnmesine yol açtı. AYM kararlarının, özellikle Can Atalay dosyası gibi meselelerde adli yargı tarafından uygulanmaması sadece siyasi konjonktürle ilgili değil, ortada hukuki krizi tetikleyen bir boşluk da var. Son yıllardaki belediye operasyonları, belediye başkanların tutuklanması ya da başka partiye geçmesinin temsil mekanizmasında krize yol açtığı gerçeği de anayasanın yüzleşmesi gereken bir diğer mesele. Bizde TBMM, yani merkezden yönetim erken seçim kararı alabiliyor, ama belediye meclisi, yani yerel yönetimin böyle bir yetkisi yok. Yerel yönetimlerde erken seçim, kendisini seçen yerel iradenin çok dışında politik tasarruflara giren belediye başkanlarını durdurup temsil meşruiyetini koruyabilir. Belediye başkanları ve meclisleri için erken seçim yasal bir seçenek olsaydı Cemil Tugay, Özlem Çerçioğlu veya Burcu Köksal gibi siyasetçiler bu kadar kolay bir şekilde parti değiştirebilir miydi? Ayrıca siyasi parti uyuşmazlıklarında son sözü kimin söyleyeceği hususu için de yasa ve anayasa değişikliği lazım. CHP’yle ilgili son mutlak butlan kararında görüldüğü üzere adli yargı siyasi partiyi normal bir dernek gibi görerek oraya geçici yönetim atayabiliyor. Oysaki siyasi partiler ve seçim anayasa tarafından ayrıca düzenlenmiş meseleler. Siyasi hayatın istikrarı için bu iki meselenin yıllarca süren davalar üzerinden adli yargıda değil, AYM veya YSK gibi özellikli kurumlarda karara bağlanması lazım. Tabii güncel sorunlar o kadar baskın bir konumdaki Türkiye’nin kadim meselelerini anayasa özelinde hukuk politik bir düzlemde konuşmak imkansız hale geliyor. Örneğin pek çok hukukçu ve siyaset bilimci Diyanet İşleri Başkanlığının devlet içinde bir kurum olarak örgütlenmesi ve sunduğu din hizmetini laiklik ilkesine aykırı saymakta. Bir de tabii Kürt meselesi var. Kürt etnik topluluğu için tanınma hakları bu hareketin başlıca talebi. Toplumun büyük bir kısmı ise şuan ki vatandaşlık mevzuatının olduğu gibi devam etmesinden yana.
Son ve belki de en kritik mesele başkanlık sistemi. Erdoğan liderliği, başkanlığı iki dönemle sınırlayan ve seçilme koşulunu geçerli oyların yarısından bir fazlasına bağlayan mantıkta siyaset yapmakta zorlanıyor. Erdoğan’ın seçilmesi muhalefet partilerinin erken seçim kararına ve Cumhur İttifakının diğer büyük üyesi MHP’nin seçim sürecinde kendisine vereceği desteğe bağlı. Yasama ve yürütme seçimlerin aynı gün yapılması bu iki kuvveti birbirine daha da çok yaklaştırmakta. Kuvvetler ayrılığının ortadan kalktığına yönelik şikayetlerin bir nedeni bizdeki parti yapısının partili cumhurbaşkanını fazlasıyla güçlü hale getirmesi. Bu fiili durum nedeniyle parti ve devlet iç içe geçiyor. Erdoğan’la ilişkili veya ondan bağımsız bir şekilde başkanlık sisteminin tadil edilmesi ve yasama-yürütme ilişkilerinde aksak giden bazı hususların karara bağlanması elzem.
Anayasayı değiştirmek ve yeni anayasa yapmak için çok sayıda gerekçemiz var. Peki böyle bir siyasal irade ve (veya) ortam var mı? Bu husus çok açık değil. Çözüm süreci yasasının 467 gibi yüksek bir oyla Meclisten geçmiş olması Türk siyasetinin ortak bir noktada buluşma düzeyinin sanıldığından da yüksek olduğunu gösterdi. Ama muhalif partiler mevcut anayasaya uyulmadığı ve hükümetin devlet olanaklarını kullanarak muhalefete baskı yaptığı konusunda ısrarcı. Yeni anayasanın diğer anayasalarımız gibi çoğunlukçu olmaması ve bu bağlamda gerçek bir çoğulcu demokrasiye ulaşmak için muhalefete rağmen değil muhalefetin katkısıyla, mümkün mertebe oybirliğine çok yakın bir sayıyla anayasa yapmak gerekiyor. Aksi taktirde yeni anayasanın meşruiyeti en baştan itibaren eksik olacak.