Gücünü, konumunu, makamını ve mevkiisini kullanarak haksız bir şekilde trilyonlar kazananlarla silah zoruyla para kazananlar arasında hiçbir fark yoktur. Bu farkı aramak boşunadır. Çünkü ikisi de aynı yerden gelir: başkasının emeğini, birikimini, hakkını, ülkenin parasını kendi hesabına geçirme iştahından. Biri tabanca sıkar, diğeri imza atar; biri gece baskın yapar, diğeri fon kurar, hisse şişirir, katılma payı satar. Sonuç aynıdır. Parayı alanın cebi şişer, vereninkinin içi boşalır. Üstelik ikinci türün eli daha temiz görünür, çünkü kan yoktur, sadece rakam vardır. Ama soğukkanlılık bakımından, doymak bilmeme bakımından, “bu benim hakkım” deme cesareti bakımından silahlı olandan daha ileridedir.

Bu ülkeyi soyulacak soğan gibi görenler, son fon skandalında eski ve yeni bütün konumlarını kullanarak vampir gibi ülkenin parasını emmişlerdir. Doymak bilmeyen bir iştahla yapmışlardır. Sermaye piyasası, portföy yönetimi, yatırım fonu, katılma payı gibi kelimelerin ardına saklanarak, halkın birikimini içeri almışlar, sonra aynı parayı kendi istedikleri hisselerde, kendi istedikleri şirketlerde, kendi istedikleri hızda döndürmüşlerdir. Fiyatı şişirmişler, yeni para girmesini sağlamışlar, o yeni parayla aynı hisseleri tekrar almışlar, fiyat daha da yükselsin diye. Ta ki bir gün yatırımcı “benim paramı geri verin” dediğinde sistemin içi boş çıksın diye. O boş çıktığında da “likidite sıkışıklığı”, “temerrüt”, “tasfiye” demişler. Ama o tasfiye kararından hemen önce, kimilerin hesabından yüz milyonlar, milyarlıklar çıkmıştır. Kimisi eşinin, kimisi oğlunun, kimisi damadının, kimisi eski mesai arkadaşının, kimisi eski daire başkanının, kimisi eski başkan yardımcısının üzerinden. Eski konum yeni konumla, kamu özel sektörle, baba oğulla, damat kayınpederle birbirine bağlanmış bir ağ. Bu ağın her bir düğümünde “ben yetkiliyim”, “ben biliyorum”, “ben çıkabilirim” hissi vardır.

Hiç utanmadan hem de, hiç korkmadan hem de, bir gün sorgulanacaklarını veya yakalanacaklarını hiç düşünmeden hem de, öyle çok kendilerine güvenmişler ki bu ülkeyi talan etmeyi kendilerinde bir hak görmüşler. Bir ganimet. Bu ganimeti helal kabul etmişler. Sayıları öyle çok ki her gün yeni isimler duyacağımızdan kuşkunuz olmasın. Dün bir holdingin yönetim kurulu üyesi, bugün bir portföy şirketinin ortağı, yarın eski bir kurum başkanının oğlu, öbür gün eski bir bakanın eşi. Hepsi aynı sofrada oturmuş, aynı hisselerde pozisyon almış, aynı fonların çıkış kapısından zamanında geçmiş. Kimisi “etkin pişmanlık” diyerek bir kısmını iade etmiş, kimisi “ben alıp sattım, suçum yok” demiş, kimisi hâlâ “bu piyasanın doğası” diye savunma yapmaktadır. Ama o piyasanın doğası, bir avuç insanın düşük dolaşımlı hisselerde çapraz işlemlerle fiyatı yüzlerce kat şişirmesi, sonra da halkın parasını o hisselere yığması değildir. O doğa, düzenleyicinin görmesi, denetçinin susması, siyasetçinin yakınlarının zamanında çıkmasıyla oluşur.

Bir zamanlar “Amerika’da altına hücum” gibi veya “sopasını diktiğin yer senindir” gibi ganimet görmüşler. Altına hücumda kimisi şansı yaver gider, kimisi ölür. Burada ise şans değil, konum belirlemiştir. Sopa dikmek değil, makam dikmek. Eski daire başkanı özel şirkete geçmiş, eski başkan yardımcısı portföy yönetiminde oturmuş, eski milletvekili danışmanlık yapmış, eski bakanın akrabası hisse almış. Hepsi de “ben bu işi bilirim” demiştir. Bilmişler de. Bilmek yetmemiş, yetki de kullanmışlar. Yetki kullanmak yetmemiş, yakınlarını da yerleştirmişler. Yakınlar yetmemiş, zamanında çıkmayı da planlamışlar. Plan yetmemiş, çıkıştan sonra da “biz masumuz” demişler. Bu güvenin kaynağı nedir? Yıllarca aynı yöntemle, aynı ağla, aynı sessizlikle işlerin yürümesi. Bir kez yakalanmazsan, ikinci kez daha cesur olursun. Üçüncü kez “zaten herkes yapıyor” dersin. Dördüncü kez “benim neyim eksik” diye düşünenler seni örnek almaya başlar.
En acısı da toplumun önemli bir çoğunluğunun bunun farkında olmasına rağmen “benim neyim eksik” diye bunlara göz yumması veya onların yerinde olmak için çaba göstermesidir. Farkında olmak yetmiyor. Farkında olup da “keşke benim de öyle bir akrabam olsaydı”, “keşke benim de o fonda payım olsaydı”, “keşke ben de zamanında çıksaydım” demek, soygunu meşrulaştırıyor. Soygun meşrulaşınca da soyguncu daha cesur oluyor. Çünkü arkasında sadece güç yok, aynı zamanda kıskançlık da var. Kıskançlık, hesap sormayı geciktiriyor. “Onlar yaptıysa ben de yaparım” diyenler çoğaldıkça, yapanların sayısı artıyor. Yapanların sayısı artınca da “her gün yeni isimler duyacağımız” hale geliyor. Bu döngü kırılmazsa, soğan soyulmaya devam eder. Her katman soyulur, her katmanda yeni isimler çıkar, her isim “benim neyim eksik” diyenlere örnek olur.

Şimdi ortada yüz binlerce yatırımcı var. Kimisi emekli, kimisi küçük esnaf, kimisi birikimini enflasyonun erimesinden korumak için o fonlara girmiş. Onların parası tasfiye sürecine girmiş. Ara ödeme denmiş, bir milyon liraya kadar denmiş, kanun çıkarılmış. Ama o bir milyon, kimisinin koyduğu paranın altında kalıyor. Üstelik çıkış yapanların, şüpheli işlem yapanların, zamanında hisseleri satıp milyarlar çekenlerin hesabı ayrı yürüyor. Onlar için tutuklama var, mal varlığı dondurma var, etkin pişmanlık var. Ama toplumun zihninde hâlâ “keşke ben de o listede olsaydım” diyenler var. O liste uzadıkça da “bunlar da yakalanır, onlar da iade eder, sonra yenileri çıkar” diye bir kabullenme oluşuyor.

Bu kabullenme, silahlı soygundan daha tehlikelidir. Çünkü silahlı soygun her gün her sokakta olmaz. Ama makamla, konumla, akrabalıkla yapılan soygun, her gün yeni isimlerle, yeni fonlarla, yeni hisselerle devam edebilir. Ve toplum “benim neyim eksik” diye baktığı sürece, o soygun meşru görünmeye devam eder. Meşru görünürse de doymak bilmeyen iştah büyür. İştah büyüdükçe de ülke soğan gibi soyulur. Katman katman, isim isim, ganimet ganimet. Utanmadan, korkmadan, bir gün sorgulanacaklarını düşünmeden. Çünkü arkasında sadece güç yok; aynı zamanda “keşke ben de orada olsaydım” diyen bir kalabalık var. O kalabalık azalmadıkça, soğan soyulmaya devam eder.