Bu noktada eğlenceli bir sınıflandırma, önyargıya dönüşebilir. Karşımızdaki insanı davranışlarıyla tanımak yerine doğum tarihinden hareketle ona hazır bir karakter biçmiş oluruz.

“Tam bir Akrep!”

“İkizler işte, ne bekliyorsun?”

“Başak olduğu için her şeyi kafasına takıyor.”

Günlük hayatta bu cümlelere mutlaka rastlamışızdır. Bazen yeni tanıştığımız birinin burcunu öğrendiğimiz anda onun karakteri hakkında küçük bir dosya açarız zihnimizde. Koç öfkelidir, Boğa inatçıdır, İkizler değişkendir, Yengeç duygusaldır, Aslan ilgi sever…

Peki gerçekten öyle mi?

Bir insanın doğduğu tarih, onun karakterini bütünüyle açıklayabilir mi? Milyonlarca insanı 12 burca ayırıp her birine benzer özellikler yüklemek, insan denen karmaşık varlığı anlatmaya yeter mi?

Bilimsel açıdan bakıldığında astrolojinin kişilik özelliklerini güvenilir biçimde öngördüğüne ilişkin güçlü ve genel kabul görmüş bir kanıt bulunmuyor. Psikoloji ise kişiliğin oluşumunu çok daha geniş bir çerçevede ele alıyor. Genetik yatkınlıklarımız, ailemiz, çocukluk deneyimlerimiz, eğitimimiz, içinde büyüdüğümüz kültür, arkadaş çevremiz, yaşadığımız kırılmalar ve hayat boyunca edindiğimiz tecrübeler bizi şekillendiriyor.

Yani aynı gün, hatta aynı saatte doğan iki insanın birbirinden oldukça farklı karakterlere sahip olması hiç de şaşırtıcı değil.

Peki neden burç yorumları bazen “beni anlatıyor” dedirtiyor?

İşin en ilginç tarafı burada başlıyor.

Burç yorumlarında sık kullanılan bazı ifadeler oldukça geniştir: “Sevdiklerinize değer verirsiniz ama kırıldığınızda içinize kapanabilirsiniz”, “Bazen özgüvenli görünseniz de kendinizi sorguladığınız dönemler olur” ya da “İnsanlara kolay güvenmezsiniz ancak güvendiğiniz kişilere çok bağlanırsınız.”

Bunlardan hangisi hayatının belirli bir döneminde pek çoğumuz için geçerli değildir?

Psikolojide buna yakın bir durum “Barnum etkisi” ya da “Forer etkisi” olarak bilinir. İnsanlar, aslında çok geniş bir kesime uyabilecek genel kişilik ifadelerini kendilerine özel ve son derece isabetliymiş gibi algılayabilir.

Bir de seçici hafızamız var.

Burcumuz hakkında okuduğumuz on özellikten üçü bizi tam olarak anlatıyorsa çoğu zaman o üçüne odaklanırız. Uymayan yedi madde ise kolayca gözden kaybolabilir. Sonra da “Burcum beni gerçekten anlatıyor” sonucuna varabiliriz.

Elbette bu, astrolojiyle ilgilenmenin anlamsız olduğu anlamına gelmiyor. İnsanlar burçları eğlence, sohbet, merak veya kendileri üzerine düşünmenin bir yolu olarak görebilir. Hatta bazen bir burç yorumu insana “Ben gerçekten böyle miyim?” diye sordurabilir. Bu soru bile kişinin kendisini değerlendirmesi açısından ilginç olabilir.

Sorun, burçların bir insan hakkında kesin hüküm vermek için kullanılmaya başlamasında ortaya çıkıyor.

“Akrep, kesin kıskançtır.”

“İkizler güvenilmez.”

“Koç ile anlaşılmaz.”

“Terazi karar veremez.”

Bu noktada eğlenceli bir sınıflandırma, önyargıya dönüşebilir. Karşımızdaki insanı davranışlarıyla tanımak yerine doğum tarihinden hareketle ona hazır bir karakter biçmiş oluruz.

Oysa insan, 12 kutuya sığmayacak kadar karmaşıktır.

Aynı burçtan iki kişi birbirinin tam zıddı olabilir. Sessiz bir Aslan da vardır, son derece sakin bir Koç da… Dağınık bir Başak, kararlı bir Terazi, dışa dönük bir Yengeç de mümkündür. Çünkü bizi biz yapan şey yalnızca doğduğumuz gün değil; yaşadığımız hayatın tamamıdır.

Belki de burçlara bakarken en sağlıklı yaklaşım şu olabilir:

Burcunuzu okuyun, eğlenin, kendinizden parçalar bulun, arkadaşlarınızla tartışın. Ama bir insanı gerçekten tanımak istiyorsanız gökyüzünden önce onun hayatına bakın.

Çünkü insanın karakterini anlamak için bazen “Burcun ne?” diye sormaktan çok daha değerli bir soru vardır:

“Sen nasıl birisin?”