İnsan bütün bu gelişmelerin ortasında giderek daha yüksek sesle aynı soruyu soruyor: Peki, bütün bunların içerisinde BEN neredeyim? Belki de çağımızın en büyük meselesi bu sorunun cevabında saklı. Çünkü insanlık yeni bir dünya aramıyor yalnızca... İnsanlık, o dünyanın içerisinde kaybettiği insanı arıyor.

İnsan kendini arıyor...

Sevgili Okan Abi,

İlk söylediğinde çok haklıydın. Bugün yaşananlara baktığımda ne kadar haklı olduğunu daha iyi anlıyorum.

İnsanlık yeni bir insan tanımlamasının peşinde...

Yalnızca bireyi değil; toplumu, devleti, özgürlüğü, adaleti ve hatta medeniyeti yeniden tanımlamaya çalışıyor.

Avrupa'nın tarihsel devrimlerine, toplumsal ayaklanmalarına ve kitlesel itirazlarına baktığımızda, insanların yalnızca iktidarlara değil, zaman zaman mevcut anayasal ve hukuki düzene de başkaldırdığını görüyoruz. Çünkü mesele sadece kimin yönettiği değil, insanın hangi kurallarla, hangi değerlerle ve nasıl yönetileceği meselesi.

Bugün de farklı bir şey yaşanmıyor aslında.

Gelişmişinden gelişmekte olanına kadar toplumlar, teknoloji, dijitalleşme, yapay zekâ ve küresel güç ilişkilerinin yarattığı dönüşüm karşısında kendilerine yeni bir yer, yeni bir kimlik ve yeni bir yaşam modeli arıyor.

Belki de bütün bu arayışın temelinde çok basit bir istek yatıyor:

İnsanlık yavaşlamak istiyor!

Çünkü çok hızlandık Okan Abi...

Öylesine hızlandık ki dünyanın dönüşünden daha hızlı düşünüyor, konuşuyor, karar veriyor ve tepki gösteriyoruz.

Düşünmeden hüküm veriyor, anlamadan yorum yapıyor, dinlemeden cevap yetiştiriyoruz.

Bilgiye ulaşmanın neredeyse hiçbir zahmetinin kalmadığı bir çağda, bilginin kendisi giderek bir bataklığa dönüşüyor.

Bilgi artık bir bataklık oldu!

İnsanlık tarihinde hiçbir dönem bu kadar çok bilgiye, bu kadar kısa sürede ulaşılmadı. Fakat bilgiye ulaşmakla bilgili olmak arasındaki mesafe de hiçbir zaman bu kadar görünmez hâle gelmedi.

Kaynağı doğrulanmamış, bağlamından koparılmış milyonlarca bilgi kırıntısı, insanları bilgeleştirmek yerine zaman zaman daha da cahilleştiriyor.

Bilmediğinin farkında olmayan, öğrendiği ilk bilgiyi mutlak doğru kabul eden, kendi düşüncesinden başka düşünceye tahammül edemeyen yeni bir insan profili ortaya çıkıyor.

Ego büyüyor, empati küçülüyor.

Narsisizm besleniyor, muhakeme zayıflıyor.

İnsan, başkasını anlamaktan çok kendisini haklı çıkarmaya çalışıyor.

Bir zamanlar toplumsal yaşamı ayakta tutan dayanışma, fedakârlık, aidiyet ve ortak sorumluluk duyguları, bireysel konforun gölgesinde yeniden tanımlanıyor.

Üstelik bütün bunlar yaşanırken teknoloji ve yapay zekâ dünyaya eşit dağılmıyor.

Birileri geleceği tasarlarken diğerleri o geleceğin kendilerine ne getireceğini bile bilmiyor.

Birileri yapay zekâyı üretirken diğerleri onun vereceği kararların sonuçlarına katlanmak zorunda kalıyor.

Birileri bilgiyi, sermayeyi, teknolojiyi ve üretim araçlarını kontrol ederken milyarlarca insan yalnızca tüketici, kullanıcı ve giderek bağımlı hâle geliyor.

İşte insanı korkutan da bu!

Teknolojinin kendisinden çok, yarattığı güç eşitsizliği...

Yapay zekânın varlığından çok, kimin elinde olduğu...

Dijitalleşmenin hızından çok, insanı nereye sürüklediği...

İnsan kendini arıyor Okan Abi...

Yalnızca ekonomik veya siyasi bir düzen değil, kendisine yeniden evrensel bir tanımlama arıyor.

Ben kimim?

Bu düzenin neresindeyim?

Ürettiğim kadar mı değerliyim, tükettiğim kadar mı?

Özgür müyüm, yoksa özgür olduğuma inandırılmış bir kullanıcı mıyım?

Geleceğimi ben mi belirliyorum, yoksa benim adıma karar veren algoritmalar mı?

Bunlar artık yalnızca felsefecilerin soruları değil. Modern dünyanın sıradan insanının da giderek büyüyen kaygıları.

Ve toplumlar arasındaki makas öylesine açıldı ki...

Bir tarafta dünyanın geleceğini belirleyenler, diğer tarafta o geleceğin kendilerine biçtiği rolü kabullenmek zorunda kalanlar var.

Birileri karar veriyor, diğerleri sonuçlarına katlanıyor.

Birileri düzen kuruyor, diğerleri o düzenin içerisinde kendilerine ayrılan yere razı oluyor.

Hatta kimi toplumlar, kendilerine biçilen ikinci sınıf rolü kabullenmiş görünüyor.

Tepkileri var ama etkileri yok.

Öfkeleri var ama örgütlü bir iradeleri yok.

İtirazları var ama alternatif bir düzen tasavvurları yok.

Yaptıkları çoğu zaman yalnızca küfretmek!

Çünkü çaresizler...

Oysa küfretmek bir siyaset, öfkelenmek bir düşünce, itiraz etmek de tek başına bir çözüm değildir.

Asıl mesele, insanın kendi kaderi üzerinde yeniden söz sahibi olabilmesidir.

Belki de bu nedenle önümüzdeki yılların en büyük mücadelesi sağ ile solun, kapitalizm ile sosyalizmin ya da Doğu ile Batı'nın geleneksel mücadelesinden daha farklı bir zeminde yaşanacak.

İnsanı merkeze alanlarla insanı yalnızca veri, tüketici, iş gücü ve yönetilecek bir unsur olarak görenler arasında...

Çünkü dünya yeni bir ekonomik modelden önce, yeni bir insan anlayışına ihtiyaç duyuyor.

İnsanın onurunu, özgürlüğünü, emeğini, mahremiyetini, aidiyetini ve yaşama hakkını teknolojinin gerisine düşürmeyen bir anlayışa...

Bilginin çokluğuyla değil doğruluğuyla, üretimin hızıyla değil insanlığa katkısıyla, kalkınmanın büyüklüğüyle değil toplumların huzuruyla ölçüldüğü bir medeniyet tasavvuruna...

Sevgili Okan Abi,

Senin işaret ettiğin o arayışın bugün çok daha görünür hâle geldiğini düşünüyorum.

İnsanlık kendisini yeniden tarif etmek istiyor.

Çünkü mevcut tarif artık insanın bütün ihtiyaçlarını, korkularını, beklentilerini ve çelişkilerini karşılamıyor.

Dünya hızlanmaya devam ediyor.

Teknoloji gelişiyor.

Yapay zekâ öğreniyor.

Sistemler büyüyor.

Sermaye güçleniyor.

Ama insan bütün bu gelişmelerin ortasında giderek daha yüksek sesle aynı soruyu soruyor:

Peki, bütün bunların içerisinde BEN neredeyim?

Belki de çağımızın en büyük meselesi bu sorunun cevabında saklı.

Çünkü insanlık yeni bir dünya aramıyor yalnızca...

İnsanlık, o dünyanın içerisinde kaybettiği insanı arıyor.

Ve galiba Okan Abi...

İnsanlığın artık hızlanmaya değil, durup kendisine bakmaya ihtiyacı var.