İnancın itibarını en çok zedeleyenler, inancı en çok sahiplenenler oldu. Çünkü sahiplenmek, korumak değil; kullanmak haline geldi. Kullanılan şey ise, bir süre sonra kirlenir. Kirlenen kutsallık, artık kutsallık olmaktan çıkar; bir ideolojiye, bir kimliğe, bir çıkar grubuna dönüşür.

Bambaşka bir zaman diliminin içindeyiz. Her şeyin birbirine karıştığı, sınırların silindiği, adların eski anlamlarını yitirdiği bir aralıkta duruyoruz. Gri bile renksizleşti. Eskiden gri, siyahla beyazın arasında bir duruştu; ne tam karanlık ne de kör edici aydınlık. Şimdi o ara ton bile dağıldı. Ne bir netlik kaldı ne de o netliğin yokluğunu taşıyacak bir belirsizlik. Her şey aynı anda hem çok hem de hiç. Umutlar tükendi, hayallerin kenarları yıprandı. Kime ve niye inanalım sorusu bile anlamsızlaştı; çünkü inanç nesnesi de, inanç eyleminin kendisi de, inançsızlığın reddi de aynı bulanıklığın içinde eridi. Bu zaman diliminin toplumda yaratmış olduğu ve hâlâ yaratmaya devam ettiği hasarı hesap etmekten aciz bir siyasetin varlığı, artık kıymetsiz bir hal aldı. Siyaset, bugünü yönetmekten bile acizken yarını göremiyor; yarını göremediği için de bugünün bedelini ertelemeyi, dağıtmayı, başkasına yüklemeyi tercih ediyor.

Öyle ki, ateistlerin Müslümanlara “Hiç mi Allah korkunuz yok?” diye sorduğu bir döneme geldik. Bu cümle, ilk bakışta bir ironi gibi durur. Aslında bir çöküşün özetidir. Bir zamanlar inanç, en azından kamusal alanda, bir ahlak çerçevesi, bir sınır, bir “yapılmayacaklar listesi” olarak okunurdu. O sınırın, o korkunun, o haşyetin, en çok da iktidara en yakın olanlarda, en çok da “biz dindarız” diyenlerde görünmesi beklenirdi. Şimdi o beklenti tersine döndü. İnanç iddiasıyla konuşanların, inanç iddiasıyla meşruiyet arayanların, inanç iddiasıyla kamusal alanı dolduranların davranışları, artık inançsızların bile ahlaki eşiğini zorluyor. Allah korkusu, bir zamanlar Müslüman’ın içsel freniyken, şimdi o frenlerin en çok çalışması gereken yerlerde en az çalıştığı görülüyor. Ve bu görünürlük, inancın kendisini değil, inanç üzerinden yapılan siyaseti töhmet altında bırakıyor.

Dindarlık iddiasıyla iktidara gelenlerin, inancın toplumsal itibarına verdiği zararı anlatmaya kelimeler yetmiyor. Çünkü bu zarar, tek bir olayın, tek bir skandalın, tek bir yolsuzluğun ötesinde. Bu, bir temsil krizidir. Din, uzun süre muhalefetteyken, mağduriyetin, adaletsizliğe karşı duruşun, “kul hakkı” korkusunun dili olmuştu. O dil, iktidara yaklaştıkça, sonra iktidarın kendisi haline geldikçe, başka bir dile dönüştü. Adalet söylemi yerini “bizim adaletimiz”e bıraktı. Emanet, makam ve imkân olarak dağıtılmaya başlandı. Lüks, israf, kayırmacılık, liyakatsizlik, “bizim suçlumuz” korumacılığı, dini bir kalkanın arkasında görünür hale geldi. İnsanlar, namaz kılan, oruç tutan, dilinden ayet ve hadis eksik olmayan kimselerin, aynı zamanda kamu imkânlarını kişisel veya grupsal çıkara çevirdiğini, adaleti seçici uyguladığını, eleştiriyi din düşmanlığı olarak yaftaladığını gördükçe, inanç ile ahlak arasındaki bağı sorgulamaya başladı. O bağ bir kez sorgulandı mı, geri dönüşü zor olur. Çünkü inanç, sadece bir metafizik iddia değil; aynı zamanda bir ahlaki güvence olarak algılanır. O güvence zedelendiğinde, metafizik iddia da zedelenir.

Bu zedelenme, özellikle gençlerde daha derin bir yara açtı. “Dindar nesil yetiştireceğiz” diyen bir siyasetin, dindarlığı artıracağı varsayılmıştı. Okullar açıldı, müfredatlar değiştirildi, Diyanet’in alanı genişletildi, kamusal alanda dini semboller çoğaltıldı. Sonuç, beklenenin tersi oldu. Gençler, tepeden dayatılan, siyasal iktidarla özdeşleşen, eleştiriye kapalı bir dindarlıkla karşılaştıkça, o dindarlıktan uzaklaştı. Bir kısmı deizme kaydı, bir kısmı “inançlı ama dindar değilim” demeye başladı, bir kısmı da doğrudan ateizmi veya agnostisizmi tercih etti. Bu, sadece küresel bir sekülerleşme dalgasının sonucu değildi. Türkiye’ye özgü bir tepkiydi: dinin, iktidarın meşruiyet aracı haline gelmesine, din üzerinden ayrıcalık dağıtılmasına, dinin eleştirilmez kılınmasına karşı bir geri çekilme. İnsan, kutsallığı siyasetin gölgesinde gördüğünde, kutsallığın kendisine mesafe koyar. Çünkü kutsallık, çıkar ve güç ile aynı cümlede kullanıldığında, kutsallık olmaktan çıkar; bir araç olur. Araç olan şey ise, bir süre sonra atılır veya en azından ciddiye alınmaz.

Siyasetin bu hasarı hesap edememesi, aslında bir yetmezlik değil, bir tercihtir. Kısa vadeli meşruiyet, uzun vadeli itibardan daha değerli görülür. Bugünkü seçmen, bugünkü rant, bugünkü iktidar devamlılığı, yarının toplumsal güveninden daha somut ve daha acildir. O yüzden “dindar nesil” söylemi, aslında “dindar görünen nesil” arayışına dönüşür. Görünürlük yeterli sayılır; içselleştirme aranmaz. İçselleştirme aranmadığı için de, görünen ile yaşanan arasındaki uçurum büyür. O uçurum, en çok da inancın itibarını yer. Çünkü insanlar, “dindar” olduğunu söyleyenlerle “dindar” gibi yaşayanlar arasındaki farkı gördükçe, ikincisini aramaktan vazgeçer; birincisine de güvenmez. Güven kaybı, sadece siyasal alana değil, ahlaki alana da yayılır. “Allah korkusu yok mu?” sorusu, tam da bu yayılmanın sesidir. Soru, ateistten geldiğinde daha da ağırlaşır; çünkü ateistin, en azından teoride, o korkuya ihtiyacı yoktur. O korkuyu Müslüman’dan beklemesi, Müslüman’ın kendi iddiasını bile yerine getirmediğinin bir işaretidir.

Bazı siyasi enkazların bedeli seçimlerle değil, nesillerle ödenir. Seçimler, iktidarı değiştirir; ama iktidarın inanç üzerindeki tahribatını geri çevirmez. Bir nesil, dini siyasetin aracı olarak görerek büyürse, o neslin çocukları dini daha da uzak bir şey olarak görür. Bir nesil, “dindar olmak” ile “dürüst olmak” arasındaki bağı kopuk görürse, sonraki nesil o bağı hiç kurmaz. Bir nesil, adaletin “bizimkiler” için geçerli olduğunu öğrenirse, sonraki nesil adaletin kendisine inanmaz. Bu, seçimle telafi edilecek bir kayıp değildir. Bu, kültürel ve ahlaki bir erozyondur. Erozyon, yavaş ilerler; ama bir kez derinleşti mi, yüzeyi düzeltmek yetmez. Toprağın kendisi değişmiştir. Ve o toprak, üzerinde inşa edilecek her şeyin temelini etkiler.

Bu zaman diliminde en acı olan, belki de şudur: inancın itibarını en çok zedeleyenler, inancı en çok sahiplenenler oldu. Çünkü sahiplenmek, korumak değil; kullanmak haline geldi. Kullanılan şey ise, bir süre sonra kirlenir. Kirlenen kutsallık, artık kutsallık olmaktan çıkar; bir ideolojiye, bir kimliğe, bir çıkar grubuna dönüşür. O dönüşüm gerçekleştiğinde, insanlar inancı reddetmese bile, inancın kamusal temsiline karşı mesafe koyar. O mesafe, zamanla inancın kendisine de uzanır. Ve bir gün, ateistler Müslümanlara “Hiç mi Allah korkunuz yok?” diye sorduğunda, soru artık sadece bir alay değil; bir teşhistir. Teşhis, hastalığın adını koyar. Ama hastalığı iyileştirmez. İyileşme, ancak o korkunun, o haşyetin, o sınırın, iktidarın gölgesinden çıkarılıp yeniden içsel bir mesele haline getirilmesiyle mümkün olabilir. O da, siyasetin değil; insanın kendi vicdanının işidir. Siyaset ise, o işi uzun süre erteledi. Ve ertelemenin bedeli, şimdi nesillerle ödeniyor.