Selahattin Demirtaş neden on yıldır hapiste? Çünkü bir gün bile orada olmaması gereken bir insan. Bu soruyu sormak, Demirtaş’ı birilerinin karşıtı yapmak, bir kırılmanın ana aktörü ilan etmek, bir siyasi hesabın parçası haline getirmek için değil. Bu soruyu sormak, on yılın bir insanın ömründen çalındığı gerçeğiyle yüzleşmek içindir.

Selahattin Demirtaş neden on yıldır hapiste? Çünkü bir gün bile orada olmaması gereken bir insan.

Bu soruyu sormak, Demirtaş’ı birilerinin karşıtı yapmak, bir kırılmanın ana aktörü ilan etmek, bir siyasi hesabın parçası haline getirmek için değil. Bu soruyu sormak, on yılın bir insanın ömründen çalındığı gerçeğiyle yüzleşmek içindir. Bırakın on yılı; bir gün bile cezaevinde olmaması gereken bir insan için on yılın “normal” sayılması kabul edilemez. Milyonlarca insanın gönlünde yer etmiş olması, Kürt siyasi hareketinin önde gelen isimlerinden biri olması, kitaplar yazması, şiirler söylemesi, seçimlerde milyonlarca oy alması — bunların hiçbiri, suçsuz yere hapis yatıyor olma gerçeğini gölgelememeli. Gölgelemez. Gölgelememelidir.

Elbette Demirtaş’ın siyasi lider kimliği milyonlarca insan için anlamlıdır, kıymetlidir, hatta bazıları için varoluşsal bir önem taşır. Tıpkı suçsuz yere hapis yatan herkesin kimliği, inancı, halkı, partisi, sözü kendi insanları için anlamlı olduğu gibi. Ama asıl olan, suçsuz yere hapis cezasını kabul etmemektir. Asıl olan, “bu adamın suçu ne?” sorusunun cevabının “konuşmaları, çağrıları, siyasi faaliyetleri” diye geçiştirilmesine razı olmamaktır. Asıl olan, bir insanın özgürlüğünün, ifade özgürlüğünün, seçilme hakkının, ailesinin yanına dönme hakkının siyasi bir bedel olarak kullanılmasına karşı çıkmaktır. Bu Demirtaş’ın şahsında söylenen her şey, bugün başka isimlerle anılan, başka şehirlerdeki başka cezaevlerinde yatan herkes için de geçerlidir.

On yıl. On yıl boyunca bir insan, ailesinden, sevdiklerinden, memleketinden, meydanlardan, kitaplardan, çocuklarının büyüyüşünden uzakta tutuldu. On yıl boyunca mahkeme kararları, gerekçeler, iddianameler, istinaf süreçleri birbirini takip etti. On yıl boyunca “siyasi saik” diyen uluslararası kararlar çıktı, “bağlayıcıdır” dendi, “uygulanmalıdır” dendi. Ve on yıl boyunca aynı insan aynı yerde kaldı. Bu tabloyu “hukuk işlemiştir” diye okumak, hukuku sadece ceza vermek olarak görmektir. Hukuk, sadece mahkûmiyet kararı yazmak değildir. Hukuk, makul şüphe, delil yeterliliği, tutukluluğun istisnai olması, adil yargılanma hakkı, ifade özgürlüğünün sınırlarının keyfi çizilmemesi demektir. Bunların yokluğunda verilen her hapis cezası, sadece bir kişinin değil, hukuk fikrinin kendisinin hapsidir.

Kobani olayları, 6-8 Ekim 2014’teki şiddet, ölümler, yıkımlar elbette yok sayılmaz. Otuz yedi, kırk altı, elli kişi — rakamlar değişse de canlar gitti. Bu acı gerçektir. Ama bir acının hesabını sormak başka, o acıyı bir siyasi liderin konuşmalarına ve çağrılarına bağlayarak on yıllık tutukluluk üretmek başkadır. Bir siyasi partinin sokağa çıkma çağrısı yapması, o çağrının ardından çıkan şiddetten herkesin eşit derecede sorumlu tutulması anlamına gelmez. Şiddeti kimin başlattığı, kimin körüklediği, kimin durdurmaya çalıştığı, kimin polisin, kimin karşıt grupların, kimin örgüt unsurlarının eylemi olduğu ayrı ayrı sorulması gereken sorulardır. Bu sorular sorulmadan, deliller yeterli görülmeden, tutukluluk istisna değil kural haline getirilerek verilen kararlar, adalet değil siyasi hesaplaşmadır.

Demirtaş’ın konuşmaları “propaganda”, “tahrik”, “devletin birliğini bozma” diye kodlandı. Aynı konuşmalar, başka bir yerde, başka bir zamanda, başka bir isimle söylense “siyasi faaliyet”, “muhalefet”, “barış çağrısı”, “Kürt sorununa çözüm arayışı” diye okunabilirdi. Suç ile siyasi söz arasındaki sınır, keyfi olarak çizildiğinde her muhalif potansiyel bir mahkûm olur. Bu sınır bir kez keyfi çizildiğinde, yarın başka bir konuşma, başka bir çağrı, başka bir kitap, başka bir tweet de aynı sınıra takılabilir. İşte bu yüzden “Demirtaş’ın on yılı” sadece Demirtaş’ın meselesi değildir. Suçsuz yere hapis yatan herkesin meselesidir. Bugün Demirtaş’ın şahsında söylenen “bir gün bile olmaması gerekir” sözü, yarın başka bir isim için de söylenmek zorunda kalınmasın diye söyleniyor.

Milyonlarca insanın gönlünde yer etmiş olması, onu masum yapmaz. Ama masumiyet iddiasını da gölgelemez. Popülerlik bir delil değildir; popülerliğin yokluğu da bir delil değildir. Bir insanın hapiste olması, o insanın suçlu olduğunu kanıtlamaz. Özellikle tutukluluğu uluslararası mahkemeler tarafından “siyasi amaçlı” olarak nitelendirilmiş, ifade özgürlüğü ve kişi özgürlüğü ihlali olarak görülmüş, serbest bırakılması gerektiği belirtilmiş bir insan için “suçlu” demek, yargının kararını sorgulamamak değil, yargının kararını sorgulamayı yasaklamak anlamına gelir. Hukuk devletinde yargı kararları saygı görür; ama yargı kararlarının kendisi de hukuka, delile, gerekçeye, ölçülülüğe saygı göstermek zorundadır. Göstermediğinde, o kararın “kesin” olduğu iddiası da sorgulanır.

Asıl olan, suçsuz yere hapis cezasını kabul etmemektir. Bu cümle basit görünür. Ama bu cümlenin arkasında on yıllık bir ömür, bir ailenin dağılması, bir siyasi hareketin liderinin susturulması, bir toplumun adalet duygusunun aşınması vardır. Bu cümle, sadece Demirtaş için değil, bugün farklı gerekçelerle, farklı dosyalarla, farklı şehirlerde tutuklu bulunan herkes için söylenmelidir. Çünkü bir kez “bu kişi siyasi olduğu için, bu kişi Kürt olduğu için, bu kişi muhalif olduğu için, bu kişi popüler olduğu için” diye hapis meşrulaştırıldığında, yarın başka bir “bu kişi” için de aynı gerekçe üretilebilir.

On yıl bitti. On birinci yılın kapısı aralandı. Hâlâ aynı soru duruyor: Bir gün bile cezaevinde olmaması gereken bir insan, neden on yıldır orada? Bu soruyu sormak bir kırılma yaratmak değildir. Bu soruyu sormamak, kırılmayı derinleştirmektir. Bu soruyu sormak, adaletin sadece birilerine değil herkese lazım olduğunu hatırlatmaktır. Bu soruyu sormak, suçsuz yere hapis yatan herkesin adına konuşmaktır.

Ve bu, Demirtaş’ın şahsında, tüm diğer hapis yatan insanlar için de geçerlidir.