Vakıf kurmanın en derin felsefesi, bedenen dünyadan göçülse bile, ardında kalan insanlara ve canlılara karşılıksız merhamet ve şefkat sunmaya devam edebilme arzusudur.
Vakıflar, Osmanlı İmparatorluğu‘nun kuruluş aşamalarında temelleri atılan; özünü insanın doğasındaki iyilik yapma ve şefkat duygusundan alan muazzam toplumsal yapılardır.
Etkisini ve gücünü rakamlara değil, doğrudan insan kalbine ve hayatına dokunmasından alır.
Günümüz koşullarında tarihsel görevlerini yerine getirmeyen, çalışan örnekler var mı diye düşünürken bu makalenin oluşmasına neden olan Karz-ı Hasen Vakfı ile karşılaştım.
Herhangi bir çıkar ilişkisi gözetmeden, yeni evlenecek gençlere faizsiz borç (karz) vererek hayata hazırlanmalarına destek olmayı amaçlayan bu vakıf, iyilik kavramı üzerinden toplumların dönüşebileceği noktaya dair bana derin bir ilham verdi.
"Dönüşüm" gibi sihirli bir kelimenin işlerlik kazanabilmesi için, öncelikle bu kavramın neyi ifade ettiğini doğru anlamamız gerekir. Ancak vakıf gibi köklü bir müessesenin tüm boyutlarını tek bir makalede ele almak mümkün olmadığından, Karz-ı Hasen Vakfı’nın temsil ettiği kategori olan "para vakıflarını" ele almak günümüz ekonomik koşulları açısından anlamlı bir alanı işaret etmektedir.
İslam inancına göre insan öldüğünde amel defteri kapanır; ancak geride toplumun istifade edeceği bir ilim veya kendisinden asırlar sonra bile bir mazlumun yarasına merhem olacak sürekli fayda sağlayan bir hayır eseri (sadaka-i cariye) bırakmaları durumunda bu defter kapanmaz.
Vakıf kurmanın en derin felsefesi, bedenen dünyadan göçülse bile, ardında kalan insanlara ve canlılara karşılıksız merhamet ve şefkat sunmaya devam edebilme arzusudur.
Padişahlar başta olmak üzere toplumun gelir açısından önde gelen tüm fertleri bu gaye ile eğitim, sağlık ve dini alanlarda Gayrimenkul (Akar) Vakıflar kurmuşlardır.
Bu vakıfların finansal işleyişinde bağışlanan tarla, dükkân, hamam, kervansaray gibi taşınmazlardan elde edilen kira gelirleri ile cami, medrese, şifahane gibi hayır kurumları finanse edilir ve bu sayede toplum içindeki tüm fertlere dokunarak hayır işlemeye devam etmişlerdir.
Vakıf gelirleri 17. yüzyılın başlarında Osmanlı mali sisteminde %20’lere ulaşmış, bunun üzerine devlet idaresi söz konusu alanlarda merkezi bütçeden kaynak aktarmayı gerekli görmemiştir.
Gelirlerinin yükselmesi ve hizmetlerin eksiksiz yerine getirilmesi yeni bir alanın açılmasına, "Para Vakıflarının" (Nukud Vakıfları) oluşmasına neden olmuştur.
Bu vakıfları, gayrimenkul vakıflarından ayıran en temel özellik; vakfedilen nakit paranın
bey' bi'l-vefâ (Alınan para karşılığında borç ödenene kadar bir mülkü rehin bırakmak),
bey bi'l-istiglâl (Borç karşılığı mülkü devredip kiracı olmak, borç ödenince mülkünü geri almak) ve muamele-i şer'iyye (Peşin alınıp vadeli satmak) gibi İslami finans yöntemleriyle faiz şüphesinden uzak, meşru bir kâr/getiri elde edilecek şekilde kişi ve kurumlara kullandırılıp işletilmesidir.
Bu rasyonel ve fıkhî sistemin ardında atan kalp ise tamamen insanidir. Zira bu sistem; darda kalan bir babanın, tezgâhı dönmeyen bir esnafın boynunu tefeciler karşısında bükük bırakmamış; zengin ile ihtiyaç sahibi arasında kin ve uçurum yerine, şefkat ve acıma hissine dayalı sarsılmaz bir sevgi köprüsü kurmuştur.
Mikrofinans olgusunun öncüsü olan bu anlayıştan esnaf ve girişimci yararlanabildiği gibi, sosyal kurumların maaş ve bina tamir giderlerini finanse eden hayati bir likidite kaynağı oluşmuş, bu sayede sosyo-ekonomik yapı belli bir dengede kalmıştır.
Her ne kadar dönemin uleması arasında paranın vakfedilebilirliği üzerine sert tartışmalar yaşansa da Ebussuud Efendi ve İbn Kemal gibi âlimlerin 'toplumsal maslahat' eksenli savunmalarıyla meşruiyet kazanan bu sistem, iktisadi hayatın merkezine yerleşerek sivil finansman dehasının en özgün mirası haline gelmiştir.
Osmanlı Devleti'nde vakıflar her ne kadar özerk yapılar olsalar da, paraya ve mala dayalı yapıları gereği suistimallere karşı her zaman sıkı bir devlet denetimi altındaydılar. Bu bağlamda vakıflar, dönemin hem adli hem de mülki amiri konumundaki kadıların periyodik teftişinden geçer; ‘merdiven yöntemi’ kullanılarak tutulan şeffaf muhasebe hesapları resmi mahkeme kayıtları olan şer’iyye sicil defterlerine işlenirdi.
Yerel denetimlerin aşıldığı veya olağanüstü usulsüzlük şüphelerinin doğduğu durumlarda ise, 16. yüzyılın sonlarından itibaren teşekkül eden "Evkâf-ı Haremeyn Müfettişliği" gibi merkezi üst kurullar devreye girerek çok daha katı bir denetim mekanizması işletirdi.
Oluşturulan bu düzenli teftiş ve devlet denetimi mekanizması, Osmanlı vakıflarının yozlaşmadan asırlar boyunca uzun ömürlü, işlevsel ve güvenilir müesseseler olarak ayakta kalmasını sağlamıştır.
19. yüzyıldan itibaren devletin merkezileşme kararının bir gereği olarak tüm vakıflar "Evkâf-ı Hümayun Nezâreti" çatısı altında toplanmış;
Cumhuriyetin ilanının ardından 1926 yılında yürürlüğe giren Türk Medeni Kanunu ile birlikte vakıflar, tamamen Batılı anlamda "Özel Hukuk Tüzel Kişisi" statüsü kazanmış, dönemin politik atmosferi nedeniyle 1926-1967 yılları arasında tarihsel ve dini bir anlam taşıyan "vakıf" terimi terk edilmiş, yerine "tesis" kelimesi kullanılmıştır.
Devletin sosyal refah görevlerini büyük ölçüde kendi üzerine almasıyla vakıflar bir dönem pasifize edilmiş olsa da, 1967'de çıkarılan 903 sayılı yasa ile bu terminolojik ikilikten dönülmüş ve kurumlar tekrar "vakıf" ismine ve sivil toplum kuruluşu (STK) dinamiğine kavuşmuştur.
Günümüzde, kapitalist piyasa ekonomisinin yarattığı toplumsal sorunları çözme adına, koruyucu ve önleyici tedbirler alan modern sivil toplum kuruluşlarına olan ihtiyaç her zamankinden fazladır. Osmanlı'daki "Para Vakfı" mantığının modern sivil toplumdaki kurumsal ve rasyonel yansımasına en çarpıcı örnek ise şüphesiz Karz-ı Hasen Vakfı'dır.
"Kim Allah'a güzel bir borç (Karz-ı Hasen) verirse, Allah da onu kat kat katlar..." (Bakara Suresi, 245) ayetinden felsefesini alan vakıf, kâr elde etmeyi değil, evlilik arifesindeki gençleri faiz sisteminden ve tefecilik mantığından korumayı hedeflemektedir.
Vakfın bünyesindeki "Genç Yuva Kooperatifi", gençlerin evlilik dönemindeki ihtiyaçlarını sağlamak için, faizsiz ve vadesi uzatılabilen borç temin ederek onlara destek olmaktadır.
Vakfın borç verilecek kişileri nasıl belirlediğinin üstünde durmayacağım; konuyu merak edenler günümüz imkânlarında kolayca iletişim kurup detayları öğrenebilirler.
Burada asıl üzerinde durulması gereken husus, Ortodoks ekonomik kuralların günümüz insanına adeta 'tek seçenek' olarak dayatılmasının yarattığı büyük çaresizliktir.
Kapitalist finans sistemi; sadece yuva kurmak isteyen gençleri değil, ayakta kalmaya çalışan esnafı, üretmek isteyen girişimciyi ve emeğiyle geçinen her bireyi acımasız banka kredilerine ve faiz sarmalına iterek bunu yegâne "rasyonel yol" olarak sunmaktadır.
Ana akım finansal sistem, bireyi sadece üzerinden kâr maksimizasyonu sağlanacak basit bir "kredi skoruna" indirgerken; aslında bu çarklara mahkûm olmadığımızı, tarihimizdeki sivil finansman dehası olan "Para Vakıfları" bize çok net göstermektedir.
Bugün Karz-ı Hasen Vakfı'nın, genç yuvaların üzerine çöken o ağır faiz ve borç korkusunu dağıtarak onlara tertemiz bir 'umut' olması tesadüf değildir.
Tıpkı Osmanlı’da halkın ve esnafın nakit ihtiyacını fırsatçı tefecilerin sömürüsünden kurtaran bu şefkatli finansman modeli gibi, bugün de toplumsal dayanışmayı merkeze alan sivil alternatifler pekâlâ mümkündür.
Kâr amacı gütmeyen, servetin gönüllü olarak zenginden dara düşene aktarılmasını sağlayan ve yoksulluğu ortadan kaldırmayı hedefleyen bu kadim sistemler, bize dayatılan çaresizliğin sahte olduğunu, başka bir çıkış yolunun her zaman bulunduğunu kanıtlamaktadır. Bu alternatif modelde gaye; borçlunun zaafından ve krizinden rant sağlamak değil, sisteme ezdirilmek istenen herkese şefkatli bir kardeş eli uzatarak "güzel borç (karz-ı hasen)" vermek ve yardımlaşmayı toplumsal bir kalkana dönüştürmektir.
Sonuç olarak; Asırlar boyunca toplumun sosyal ve ekonomik bayındırlık hizmetlerini devletten bağımsız, sivil bir dayanışmayla çözen vakıf medeniyeti, bugün sadece taştan binalarda veya tarihi kayıtlarda kalmaya mahkûm bir nostalji değildir. Ortodoks ekonominin kâr hırsıyla çaresiz bıraktığı modern birey için para vakıflarının temsil ettiği "şefkatli finansman" ruhu, 21. yüzyılın ekonomik krizlerine karşı elimizdeki en güçlü reçetedir. Dayatılan modern tefeciliğe karşı sivil finansman geleneğimiz; insana yaraşır, ahlaki ve adil başka bir sistemin kesinlikle mümkün olduğunu zihinlerimize çivileyen en somut gerçektir.