Gürlek’e bile aşırı geldi ki, “Abdurrahman Bey, sorduğunuz sorular yanlış anlaşılabilir. Benim yargılama süreciyle ilgili bir şey söylemem hoş karşılanmaz” deyip konuyu kapattı.
Gazeteci, bilgi almak için sorar. Akın Gürlek'in Adalet Bakanlığı’na atandığının üçüncü gününde çıktığı A Haber'deki programdaki gazeteciler ise sorularına yanıt aramıyorlardı.
Sanırsınız, Adalet Bakanı, gazetecilerle değil de dostlarıyla sohbet ediyordu. Özellikle de Abdurrahman Şimşek, “İBB iddianamesinin ne kadar sağlam olduğu”nu, “Gürlek’in ne kadar proaktif savcılık yaptığı”nı anlatıp durdu. Bir ara gazeteci olduğunu iyiden iyiye unuttu:
“Ekrem İmamoğlu’nun bir de casusluk davası var. İddianamede çok ciddi iddialar var. Yabancı istihbarat örgütlerine bilgiler yapıldığı… İngiliz, İsrail, Amerikan istihbaratıyla bağlantılı olan Hüseyin Gün tarafından seçim kazandırılıyor.”
Gürlek’e bile aşırı geldi ki, “Abdurrahman Bey, sorduğunuz sorular yanlış anlaşılabilir. Benim yargılama süreciyle ilgili bir şey söylemem hoş karşılanmaz” deyip konuyu kapattı.
Uzatmayayım, A Haber’deki bu program, taraftar gazetecilerin soru soramadıklarını göstermesi bakımından çarpıcıydı. Bir örnek de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Etiyopya gezisi dönüşünde uçakta yaşandı. Adı gizli tutulan bir gazeteci aynen şöyle dedi Erdoğan’a:
“CHP'nin tehdit, şantaj ve hakaret diliyle siyaset yaptığına defalarca tanık olmuştuk. Ama gelinen noktada CHP Genel Başkanı kendi partisinin belediye başkanına küfretti. Arkasından CHP milletvekilleri Gazi Meclisimizde bakanların yemin törenine saldırı girişiminde bulundu. Ana muhalefetin siyaseti taşımaya çalıştığı noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?”
Kuşkusuz bu gazeteci de yanıt aramıyordu. Uçaktaki rolünü yerine getirirken ölçüyü kaçırmıştı o kadar. Tabii Erdoğan, zaten beklediği pası alarak CHP’ye, Genel Başkan Özgür Özel’e ağır suçlamalarda bulundu.
A Haber’deki program ve Cumhurbaşkanlığı uçağı gazetecilik adına olumsuz örnekler. Son günlerde bir de olumlu örneğe tanık olduk, o da Babala TV’de yaşandı.
Sol Haber’den Ercan Deniz Küçük’ün, “Partinizin ve kendinizin emperyalizme karşı olduğunuzu dile getiriyorsunuz. Amerika’dan Eisenhower bursu alan bir yöneticiniz var” sözleri İyi Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu’nu sinirlendirdi. Soruyu bitirmesine bile izin vermeden bağırdı, Küçük’ü aşağılamaya çalıştı.
Küçük ise soğukkanlılığını kaybetmedi. Sorusu da sonradan partiden yapılan açıklamalarla doğrulandı. Genel Başkan Yardımcısı Burak Dalgın, Eisenhower bursu almıştı.
Siyasetçiler, gerçek gazetecilik sorularıyla karşılaşınca böyle zorlanıyorlar. Erdoğan ve Gürlek’in karşısına da tarafsız gazeteciler çıkabilse kim bilir neler olur, neler öğreniriz?
Özgü Namal’a o soruyu haklı çıkaran habercilik
Oyuncu Özgü Namal, Milliyet’in manşetindeydi. “Bu duruş bu millete ‘Özgü’ başlığı altında Özgü Namal’ın, Berlin Film Festivali’nde “Sarı Zarflar” filmi için düzenlenen basın toplantısında bir soruya verdiği yanıt övülüyordu. Namal, bir gazetecinin “Türkiye’de bu öyküyü anlatabilseydiniz eğer, performansınız daha mı değişirdi?” sorusuna özetle şu yanıtı vermişti:
“Türkiye’de çekemediğimiz için burada çekmiş değiliz. Düzeltme yapalım soruda. Bu Türkiye’de çekilemeyen bir film değil. Burada çekilmesi tercih edildi. Burada zorunluluk yok.”
Fakat haberin sonunda filmin konusu, “Sarı Zarflar, bir ailenin idealleri ile hayatta kalma mücadelesi arasındaki çatışmayı konu ediniyor” diye aktarılıyordu. Ama bu cümle, gazetecinin filmin Türkiye’de çekilemeyeceği düşüncesiyle soru sormasının nedenini açıklamıyordu.
Nedenini anlamak için başka taraflara baktım. O gün Özgü Namal, Akşam, Hürriyet, Türkiye gibi gazetelerde de ilk sayfadaydı. Habertürk. TGRT, Global, Sözcü TV gibi televizyonlarda da başlardaydı. “Sorudaki tuzağa düşmedi”, “Berlin’de oyuna gelmedi”, “Festivale damga vurdu”, “Gönüllere taht kurdu”, “Eziklere hadlerini bildirdi”, “Ders gibi yanıt” gibi başlıklarla göklere çıkarılmıştı sanatçı. Sosyal medyada da “ulusal kahraman” düzeyindeydi neredeyse.
Milliyet gibi çoğu medya kuruluşunda da filmin konusu anlatılmıyordu. Sadece Hürriyet ve Habertürk’ün son satırında “İlker Çatak’ın yönettiği, başrollerini Özgü Namal ve Tansu Biçer'in paylaştığı 'Sarı Zarflar', “Yeni oyunlarının prömiyerinin ardından siyasi baskılar nedeniyle işlerini kaybeden ve evlilikleri sınanan tiyatrocu çiftin hikâyesini konu alıyor” bilgisini gördüm. Oray Eğin de Habertürk’teki “Sarı Zarflar son yılların en tehlikeli filmi mi?” yazısında filmin siyasi mesajlarını “samimiyetsiz”, muhalefetini de “yüzeysel” olarak nitelendiriyordu.
Demek mesele “siyasi baskılar”dı! Fragmanda da günümüz Türkiye’si “Hak hukuk adalet” döviziyle yürüyenlerin görüntüleriyle yansıtılıyordu. Gazetecinin, Berlin’de çekilen “Sarı Zarflar”ın, Türkiye’de çekilemeyeceğini düşünmesinin nedeni buydu.
Milliyet ve iktidar medyası, Özgü Namal’ın tavrını haber yaparken, filmin günümüz Türkiye’sinin siyasi ortamına dair eleştirel yaklaşımını aktarmayarak bilgi kararttılar. Gazetecinin özgürlük adına kaygı duyarak o soruyu sormasının haklılığını da kanıtlıyor.
Film, Berlin’de “Altın Ayı” ödülü aldı, bakalım Türkiye’de salonlar bulabilecek mi?

Gazetecilik vicdanının reklama tahvili
“Körfezray’da çalışmalar 4 TBM ile hız kazandı” başlıklı yarım sayfalık haber görünümlü tanıtım metni aynı gün, iktidar yanlısı 10 gazetede yayımlandı. Milliyet, Sabah, Dünya, Posta, Ekonomi ve Hürriyet’te metnin dibinde minicik de olsa “Bu bir ilandır” uyarısı konulmuştu; ama Akşam, Türkiye, Yeni Akit ve Yeni Şafak ve onlarca haber sitesinde o da yoktu.
“Kocaeli’nin ulaşımına konfor ve rahatlık katacak Körfezray’da aynı anda kazı yapan TBM (tünel açma makinesi) sayısı dörde yükseldi” denilen metinde, Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı ile AKP’li Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin metro projesinin üstü örtük reklamı yapılıyordu. Bir yandan da kamu kaynakları iktidar medyasına aktarılmış oluyordu bu yolla.
Önceki hafta da yeni uçak alan THY, iktidar yanlısı tam 16 gazeteye “500. Yıldızımız göklerde” diye tam sayfa reklam vererek finansman desteğinde bulunmuştu. Şimdi de Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı tam 10 gazeteye mali destek vermiş oldu.
Devlet eliyle medya beslemek, haberciliği de köreltiyor. Böyle örtülü reklam metniyle metro projesinin hızlandığını duyuran metin, metro inşaatının zeminde kayma ve çökmelere neden olduğunu görmezden geliyor. Dört ay önce Gebze’de, aynı aileden dört kişinin ölümüne neden olan yedi katlı binanın çökmesi ve aynı yerdeki 21 apartmanın da kolonlarında ve zeminde çatlaklar oluşması nedeniyle boşaltılmasında metro inşaatının etkisinin üzerinde durmuyorlar.
Kamu kaynaklarının aktarılması iyi gazeteciliğe değil, iktidar faaliyetlerinin tanıtımına yarıyor. İnsan yaşamını bile önemsemeyen propaganda gazeteciliği bu sayede sürüp gidiyor.

Boğaziçi’ndeki akademisyenlerin cevap hakkı
Kabul edelim, artık “Yeni Şafak gazeteciliği” diye yeni bir tür gazetecilik var memlekette. Kendi görüşünü haber gibi sunan, haberlerde kaynağa, kanıta gerek duymayan bir gazetecilik bu.
Sadece dört ay arayla iki kez aynı “Ekonominin kurtuluş reçetesi”ni yayımlamakla kalmıyor, muhalif kesimlere yönelik kendi kanaatlerini, suçlamalarını haber gibi sunabiliyorlar okurlarına.
“Bu davaları kim finanse ediyor?” manşeti de bu tür haberlerden biriydi. Haberde, Boğaziçi Üniversitesi’nde 10 akademisyenin, yeni yönetimin kadroya aldığı 150 akademisyen için 700 dava açtığı belirtiliyordu. Sonra da “Bu davaların 42 milyon lirayı bulan avukatlık ve yargılama ücretlerinin dışardan bir talimat ve finansman desteğiyle açıldığı” iddiası ortaya atılıyordu.
İktidarın atadığı üniversite yönetimine karşı mücadeleyi bırakmayan akademisyenler, “dışardan talimat” alan kişiler olarak hedef gösteriliyordu. Haberde ne bir kaynak ve somut belge/bilgi yer alıyordu ne de suçlananların karşı görüşü.
Dahası, haberde suçlanan öğretim üyelerinin avukatlarından Eyyüp Fırat Kuyurtar, noter aracılığıyla gazeteye “cevap ve düzeltme metni” gönderdi. Kuyurtar, bütün davalar 2026’da açılmış varsayılarak yapılan 42 milyon liralık astronomik maliyet hesabının yanlış olduğunu, oysa davaların beş yıllık sürede açıldığını dile getirdi. 5 yıl içinde 161 akademisyenin kendisine vekâlet verdiğini vurgulayan Kuyurtar, haberdeki suçlamaları özetle şöyle yanıtladı:
“Davaların ‘dışarıdan talimatlı’ veya ‘organize bir yapının ürünü’ olduğu iddiaları asılsızdır. Her dava yalnızca adına açıldığı kişilerin talimatı, onayı ve katkısıyla yürütülmüştür. Akademisyenlerin toplu dava açmaları hukukidir, bu süreç ‘tehdit’ değil, hak arama özgürlüğünün gereğidir. Dava süreçlerini ‘şüpheli’ gösterip, avukatlık faaliyetimi de hedef haline getirmek, yargısal süreçleri kriminalize etmeye yönelik ağır ve hukuka aykırı bir saldırıdır.”
Yeni Şafak, direnişçi akademisyenlerin avukatının gönderdiği tekzip metnini yayımlamaması da şaşırtmadı. Zira daha önce de benzer vukuatlarında karşı görüşe, cevap hakkına aldırış etmemişlerdi. Ne de olsa siyasi iktidar ile iş birliği içinde olan medya kuruluşları için tekzip metni yayımlamamanın bir yaptırımı yok maalesef.

“Eleştiremeyeceksek neden gazetecilik yapıyoruz?”
Cezaevindeki 14 gazeteciye, şimdi bir de Alican Uludağ’ı eklediler. Gece vakti evinden apar topar alıp, hızla tutuklayıp, Metris Cezaevi’ne koydular.
Anlaşılan, önce tutuklamaya karar verip, sonra gerekçe aranmış. Öyle olmasa, “Atatürk Havalimanı saldırısını planlayan IŞİD mensuplarının tahliye edilmesi”ne ilişkin haberinin yanına bir de geçen yıl boyunca sosyal medyada yaptığı paylaşımlarını da eklemezlerdi. Bir yıldır itiraz edilmemiş, soruşturma açılmamış paylaşımları tutuklama gerekçesi olabildi!
Alican Uludağ, Akın Gürlek’in Adalet Bakanı olmasından sonra başlayan yeni dönemin ilk sinyali olarak yorumlamış tutuklanmasını. “Benzer birçok operasyona karşı yorumlarını ve eleştirilerini dile getireceği için Alican’ı Ankara’dan uzaklaştırmamız lazım, denilerek bu dosya uyduruldu” demiş mahkemedeki ifadesinde. Çok da haklı bir soru sormuş yargıca:
“Biz bu ülkenin yargısını, yargı mensuplarını, Cumhurbaşkanı’nı eleştiremeyeceksek o zaman neden gazetecilik yapıyoruz?”
Evet, siyasi iktidar, medyanın çoğunu propaganda aygıtı haline dönüştürmüş, taraftar gazeteciler kitlesi yaratmış olabilir. Ancak eleştiri olmadan, itiraz etmeden, karşı çıkmadan gazetecilik olmaz. Olsa da bu ülkeye, insanlarına bir yararı olmaz.
Bizlere ve meslek örgütlerimize düşen görev de bedel ödetilmek istenen meslektaşımız ile dayanışmak. Alican Uludağ’ın bir an önce haberlerine geri dönmesi gerek.
Tek cümleyle:
· TGRT’nin “Taksim Meydanı” programında uyuşturucu operasyonu konuşulurken, ekranda “Murat Dalkılıç (Duman grubunun solisti / 17,6 gram marihuana maddesi yakalanmıştır)” yazıldı; oysa solist olan Kaan Tangöze idi; onun evinde uyuşturucu olduğu öne sürülmüştü.
· Hürriyet, “Tülay hastaneden nasıl ‘sağlam’ çıktı” haberinde suçlanan hastanenin adını vermediği gibi karşı görüş de almadı.
· Sözcü, Hürriyet’in, “Mekân sahibinin bahanesi mafya” haberini, “Restorana çöken mafya gelenlere tuzak kurmuş” başlığıyla kaynak göstermeden alıntıladı.
· Odatv, “Ramazan sofralarına lezzet katacak” manşetine üstte “odatv özel” logosu, alta da “Advertorial” yazarak birbiriyle çelişen iki ayrı bilgi vermiş oldu.
· Ekonomik zorluklar içinde olan Cumhuriyet gazetesi, bir kez daha “okuruna yaslanma gereği duyduğunu” açıklayarak, fiyatını 30 liraya yükseltti.
· Yeni Şafak, özel bir göz hastanesine üçer gün arayla “Sağlık” başlığı altında üç tam sayfa ayırarak, örtülü reklam yaptı.
· Aile ve Sosyal Hizmetler Bakan Yardımcısı Zafer Tarıkdaroğlu, Timur Soykan’ın “Yeğen için devleti oyuncak ettiler” haberinin yayımlandığı ve paylaşıldığı 258 linke erişim engeli getirtti.
ELEŞTİRİ, ŞİKÂYET VE ÖNERİLERİNİZ İÇİN: [email protected]