Ekonomik krizin derinleştiği her dönemde olduğu gibi, bugün de toplumun en kolay hedefi yabancılara, mültecilere, özellikle de kürtlere yönelmiş durumdadır.

Son yıllarda Türkiye’de giderek yükselen ırkçı dalga, artık ne tesadüfi bir tepkidir ne de marjinal bir kesimin marjinal söylemidir.


Aksine, özellikle son on yılda sistematik bir şekilde yataylaştırılan, medya ve sosyal medya üzerinden topluma nüfuz eden, ekonomik krizin yarattığı öfkeyle beslenen yapısal bir olguya dönüşmüştür.


Bu dalgayı hafife almak, yalnızca siyasal bir körlük değil, aynı zamanda tehlikeli bir siyasetsizliktir.


Ekonomik krizin derinleştiği her dönemde olduğu gibi, bugün de toplumun en kolay hedefi yabancılara, mültecilere, özellikle de kürtlere yönelmiş durumdadır.

Bu tepki, İşsizlik, enflasyon ve gelecek kaygısı içindeki bir toplumda çok kolay yeşeriyor.


Irkçı virüs, zehirli bir sarmaşık gibi tam da bu çatlaklardan yayılıyor.


Mesele sadece sokaklarda yükselen öfke de değil. Medya ve sosyal medya, bu öfkeyi organize ediyor, sistematik hale getiriyor ve meşrulaştırıyor.

Bir dönem sadece belirli hesapların marjinal gündemi olan ırkçı söylem, artık ana akım tartışmaların bir parçası haline geldi.


Nefret söylemi, nefret suçlarına zemin hazırlıyor. Bu zemin üzerinde ise her türlü provokasyon çok daha etkili olabiliyor.

En kritik nokta da burada yatıyor. Türkiye gibi tarihsel olarak kırılgan dengelere sahip bir toplumda, bu tür dalgalar sadece gündelik ırkçılıkla sınırlı kalmıyor.


Toplumun en hassas duygularına hitap eden barış süreci gibi kritik adımlar, bu zehirli iklim içinde kolayca provoke edilebiliyor.

Demokratikleşme çabaları, açılım girişimleri veya toplumsal uzlaşı arayışları, yükselen ırkçılık karşısında nefessiz kalma riskiyle karşı karşıya.

Çünkü ırkçı dalga, rasyonel tartışmayı boğuyor; duygusal tepkileri, korkuyu ve öfkeyi siyasetin merkezine oturtuyor.

Siyasetin bu konuda acilen sorumluluk alması gerekiyor. Sorunu sadece güvenlik veya göç politikaları üzerinden konuşmak yetmiyor.

Topluma kalıcı umutlar verecek, geleceğe dair güven duygusunu yeniden inşa edecek ekonomik ve sosyal hamleler yapılmadığı sürece, bu dalga her geçen gün daha da güçlenecek.


Umudun bittiği yerde korku ve öfke konuşur. Ve korku ile öfkeyle beslenen siyaset, hiçbir demokratik değeri uzun süre yaşatamaz.


Bu mesele, “birkaç ırkçının taşkınlığı” olarak küçümsenecek bir mesele olmaktan çoktan çıktı.

Türkiye’nin önündeki en ciddi siyasi ve toplumsal tehditlerden biri haline geldi.


Ya bu dalgayı ciddiye alıp toplumsal barışı ve geleceği koruyacak adımlar atacağız, ya da deve kuşu gibi kafamızı kuma gömüp, dalganın hepimizi nasıl sürüklediğini yakında hep birlikte izleyeceğiz.


Bu, basit bir uyarı değil. Bu, açık bir tehlike işaretidir.