Aynı zamanda bir miras, bir sorumluluk, bir geçmiş ve bir gelecek hesabı olarak taşır. Değişirken bile iz bırakır, karakterini tamamen yitirmez.

Ulusal sermaye statükocudur. Bir rengi vardır, bir kokusu vardır, bir tarihi, bir aidiyeti ve bir utancı vardır.

Konjonktüre göre kendisini değişime açık tutar; şartlar gerektirdiğinde renk tonunu biraz açıp koyulaştırır, taktikler geliştirir ama asla köksüzleşmez,Çünkü o, biriktirdiği sermayeyi yalnızca para yığını olarak görmez.

Aynı zamanda bir miras, bir sorumluluk, bir geçmiş ve bir gelecek hesabı olarak taşır. Değişirken bile iz bırakır, karakterini tamamen yitirmez.

Bu yüzden belli sınırları, belli kırmızı çizgileri ve en azından bir duruşu mevcuttur.

Yanlış yapsa da, ihanet etse de, bir yerden sonra “bu memleketin malıyım” duygusuyla hareket eder.

Fakat asıl mesele, asıl büyük tehlike sonradan görme sermayedir.

Bu sermaye tipi renksizdir.
Kokuşmuştur.
Tamamen kaypaktır.

Ne kökü vardır, ne ilkesi, ne onuru, ne utancı, ne de karakteri.

O, bir günden diğerine bambaşka bir kılığa girebilir. Bugün liberal görünüp yarın devletçi, öbür gün milliyetçi, daha öbür gün küreselci, en öbür gün dinci kılığına bürünebilir.

Değişimi bile sahtedir; çünkü aslında değişmez, sadece pozisyon değiştirir, rüzgâra göre yelkenini çevirir.

Gerçek bir dönüşüm yaşamaz, yalnızca yeni fırsatların rengine bürünür. Tek sabit değeri, tek tanrısı kâr hırsıdır.

Bu hırs o kadar kör, o kadar sınır tanımaz ve o kadar ahlaksızdır ki, uğruna her şeyi yapar, her şeyi satar, her şeyi çiğner, her şeyi yok eder.

Sonradan görme sermaye hiçbir şeye bağlı olmadığı için hiçbir şeyi kutsal görmez.

Ne devleti, ne milleti, ne kültürü, ne ahlakı, ne geleneği, ne de geleceği umursar.

Her şeyi kendi dar, ruhsuz, kısa vadeli ve son derece bencil çıkarına araç haline getirir.

Dokunduğu her şeyi dejenere eder. Siyaseti dejenere eder, medyayı dejenere eder, eğitimi dejenere eder, sanatı dejenere eder, ekonomiyi dejenere eder, hatta dini ve milli değerleri bile kendi ticari mantığına göre yeniden biçimlendirerek iğrenç bir yozlaşmaya uğratır.

En iğrenç özelliği şudur: Hiçbir şeyi sahiplenmez, her şeyi kullanır ve tüketir. Sanayi kurmaz, rant yaratır.

Üretim yapmaz, spekülasyon yapar.

Uzun vadeli düşünmez, çünkü yarın bu ülkede olup olmayacağını bile bilmez. Geldiği gibi gitmeye hazırdır.

Yeter ki bugün yüksek kâr etsin, yeter ki bugün daha fazla servet ve güç biriktirsin.

Bunun için gerekirse ülkeyi de, milleti de, değerleri de, kurumları da satılığa çıkarır. Vicdanı yoktur, hafızası yoktur, hesabı yoktur.

Ulusal sermaye bazen muhafazakâr ve yavaş davranabilir, bazen hatalar yapabilir, bazen konjonktüre fazla teslim olabilir ama en azından bir hesabı vardır. Bir karakteri, bir geçmişi ve bir geleceği vardır.

Oysa sonradan görme sermaye tam bir kanserdir.

Toplumun damarlarında dolaşır, dokunduğu her yeri çürütür, kangrenleştirir.

Ekonomi sadece bir alan değildir onun için; asıl hedefi toplumun bütün dokusunu ele geçirerek kendi ilkesiz, soysuz ve ruhsuz mantığını hâkim kılmaktır.

Bugünün Türkiyesi’nde yaşanan derin yozlaşmanın, ahlaki çöküşün, kültürel dejenerasyonun ve toplumsal çürümenin büyük bir kısmı bu sonradan görme sermaye tipinin eseridir.

Medyadaki sığlığı, siyasetteki ilkesiz ve utanç verici ittifakları, eğitimdeki çöküşü, sanattaki yüzeyselliği ve vulgarizmi, günlük hayattaki “her şeyin satılık olduğu” algısını büyük ölçüde bu sermaye tipi üretmekte ve beslemektedir.

Çünkü o, sadece para kazanmak istemez. Her şeyi kendi suretinde yeniden yaratmak ister.

Her değeri fiyata çevirmek, her ilişkiyi çıkar ilişkisine dönüştürmek, her kurumun içini boşaltmak ister.

Ve maalesef bu süreçte toplumun bağışıklık sistemini de yavaş yavaş yok eder.

Yeni nesilleri ilkesiz, ruhsuz ve sadece maddi hırsa odaklanmış bireyler olarak yetiştirir.

Geleceğin Türkiye’sini, köklerinden kopmuş, aidiyet duygusu olmayan, yalnızca tüketim ve gösteriş peşinde koşan bir toplum haline getirmektedir.

Ulusal sermaye ile sonradan görme sermaye arasındaki mücadele, Türkiye’nin önündeki en kritik, en hayati meselelerden biridir.

Hangisi ağır basarsa, ülkenin yarını da o yönde şekillenecektir.

Renksiz, kokusuz, kaypak ve ilkesiz sermaye hâkim olduğu sürece ne gerçek bir kalkınma olur, ne kalıcı ve güçlü bir sanayi, ne sağlam bir kültür, ne de ahlaki bir zemin kalır geriye.

Sonradan görme sermaye, her şeyi dejenere eder.
Ve dejenerasyon bir kez başladığında, durdurulması çok zordur.

Toplumu içten içe kemirir, değerleri eritir, kurumları çürütür ve sonunda milletin kendi varlığına yabancılaşmasına yol açar.Bu nedenle bu ayrım basit bir ekonomik analiz değildir.

Bu, bir medeniyet meselesidir.
Bu, bir karakter meselesidir.
Bu, bir varoluş meselesidir.