Tarih, bu tür konjonktürel desteklere fazla bel bağlayan yönetimlerin sonunu genellikle acı tecrübelerle yazmıştır.

Doğrudur. İktidar ve özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan, başta Trump yönetimi olmak üzere Batı dünyasında ve Arap dünyasında hiç bu kadar geniş kabul görmemişti.

Türkiye’nin jeopolitik konumu ve 7 Ekim’den bu yana bölgede yaşananlar, bu kabulü adeta zorunlu kıldı.

Ancak dikkat edilmesi gereken kritik nokta şudur.Bu, gönüllü bir kabul değil, tamamen konjonktürel bir kabuldür.

Konjonktürel kabuller ise, adından da anlaşılacağı üzere, şartlar değiştiği anda hızla değişebilecek, geçici kabullerdir.

Hatırlayalım.
Macaristan ve Viktor Orbán yönetimi de benzer bir konjonktürel kabul görmüştü.

Batı’nın ve özellikle ABD’nin belli dönemlerdeki desteğiyle ayakta kalmaya çalıştı.

Fakat o destek, Orban’ın iktidardan gitmesini engellemeye yetmedi.

Türkiye’de de durumun benzer bir mecraya doğru ilerlediğini görmek zor değil.

Her ne kadar uluslararası ve bölgesel denklem şu anda Erdoğan’dan yana görünse de, son on yılda biriken olumsuzlukların toplam faturası şimdi ödenmeye başlanıyor.

Ekonomik kriz her geçen gün daha da derinleşiyor. Dün kutuplaştırma siyaseti iktidar için büyük bir avantajken, bugün aynı kutuplaştırma bumerang gibi kendisine dönüyor.

Toplumda biriken hoşnutsuzluk, siyasetin çözüm merkezi olmaktan çıkması ve bitmek tükenmek bilmeyen siyasal mühendisliklerin inandırıcılığını yitirmesi, tabloyu iktidar açısından alarm veren bir hale getirdi.

Artık insanlar “bu işler böyle yürümez” noktasına gelmiş durumda.

Siyasetin yapay gündemlerle, manipülasyonlarla idare edilemediği, gerçek sorunların çözülmediği bir ortamda halkın sabrı da tükeniyor.

Hal böyleyken, iktidarın baskın bir seçime sarılması da bu alarm halinin en net göstergelerinden biri olarak okunmalıdır.

Erken seçim, olumsuzlukların önünü kesmek için başvurulan klasik bir refleks haline geldi. Fakat ben, bu stratejinin iktidarın ömrünü uzatmayacağını düşünüyorum. Aksine, mevcut koşullar altında bu hamle, sorunu ertelemekten öteye gidemeyecek ve hatta bazı açılardan derinleştirebilecektir.

Çünkü ironik bir durumla karşı karşıyayız.

Dün Erdoğan’ı iktidara taşıyan bütün koşullar, bugün sanki iktidarına son vermek üzere harekete geçmiş gibi görünüyor.

Jeopolitik rüzgârın geçici olarak arkasına alması, ekonomik ve sosyal dinamikleri değiştirmiyor.

Toplumun geniş kesimlerinde yaşanan yorgunluk, güven erozyonu ve “artık yeter” duygusu, konjonktürel dış destekle maskelenemez hale geldi.

Uluslararası arenada elde edilen bu görünür kabul, aslında Türkiye’nin stratejik derinliğini artırmaktan ziyade, günü kurtarmaya yönelik taktiksel bir manevra olarak duruyor.

Gerçek güç ise iç dinamiklerde, ekonomide, adalette, eğitimde ve toplumsal huzurdadır.

Bunlar ihmal edildiği, sürekli ertelenip “dış politika başarıları” ile örtülmeye çalışıldığı sürece, konjonktürel rüzgârın yön değiştirmesiyle birlikte her şey çok daha hızlı bir şekilde tersine dönebilir.

İktidar şu anda çok kritik bir stratejik hata yapıyor.

Geçici ve zorunlu dış kabulleri kalıcı bir güç kaynağı zannediyor.

Oysa gerçek güç, içeriden gelir. İçeride biriken sorunlar çözülmedikçe, dışarıdan gelen her destek sadece zaman kazanmaya yarar, kalıcı çözüm olmaz. Dün Erdoğan’ı zirveye taşıyan dinamikler, bugün tersine dönmüş durumda.

Tarih, bu tür konjonktürel desteklere fazla bel bağlayan yönetimlerin sonunu genellikle acı tecrübelerle yazmıştır.

İktidarın önünde duran en büyük sınav, bu gerçeği ne kadar erken görüp ona göre hareket edeceği değil, artık bu gerçeği görüp göremeyeceğidir.

Çünkü toplumun biriken öfkesi, hoşnutsuzluğu ve “değişim” talebi, ne kadar baskılansa da artık görmezden gelinemeyecek kadar büyüktür.

Konjonktür değişir, rüzgâr döner. Kalıcı olan ise, bir ülkenin kendi iç dengeleridir. İktidarın stratejik hatası tam da bu dengeyi göz ardı etmesinde yatıyor.