Bazen hayat, en acı gerçekleri en basit cümlelerle fısıldar. “Ya benimsin ya kara toprağın…” Bu tek satır, hem kıskanç bir âşığın gözyaşları içinde haykırdığı hem de bir ideoloğun tribünlerde coşkuyla tekrarladığı o karanlık yemindir.
Bazen hayat, en acı gerçekleri en basit cümlelerle fısıldar. “Ya benimsin ya kara toprağın…” Bu tek satır, hem kıskanç bir âşığın gözyaşları içinde haykırdığı hem de bir ideoloğun tribünlerde coşkuyla tekrarladığı o karanlık yemindir.
İkisi arasında zerre fark yoktur. İkisi de aynı ruhsal sefaleti, aynı sahiplenme açlığını, aynı “seni yok etmeden var olamam” çaresizliğini taşır.
Düşünün. Bir insan size âşık olduğunu söylerken aslında neyi kastetmektedir?
“Benim gibi düşüneceksin. Benim gibi hissedeceksin. Benim değerlerimi, benim korkularımı, benim hayallerimi giyeceksin. Benim dışımda bir hayatın olmayacak. Arkadaşların, şarkıların, kitapların, suskunlukların… hepsi benim onayım olmadan var olamayacak.
Sen sadece benim hikâyemin bir parçası olacaksın; kendi hikâyeni yazmaya kalkarsan ihanet etmiş olursun.”
Aynı cümleleri ideolojik bir fanatik de kurar, sadece kelimeleri değiştirir: “Parti gibi düşüneceksin, lider gibi konuşacaksın, biz gibi yaşayacaksın. Bizim dışımızda bir düşünce, bir şüphe, bir soru yasaktır.
Senin bireysel varlığın tehlikelidir. Ya bizimlesin ya karşıdasın. Ara yol ihanet yoludur.”
Bu iki tavır da aynı psikolojik mekanizmadan beslenir.
korku. Kendi içindeki boşluktan, kendi yarım kalmışlığından, kendi anlamlandıramadığı hayattan duyulan derin korku.
Ve bu korku, öteki’ni yutarak bastırılmaya çalışılır.
Sevdiğini ya da inandığı davasını yutarak. Çünkü öteki özgür kaldığı sürece, senin hikâyenin tek ve mutlak hikâye olmadığı gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalırsın.
Oysa senin acın, senin kırılganlığın, senin ego’n bunu kaldıramaz.
Bu yüzden aşk dediğimiz şey sık sık kılıf değiştirir ve şiddete dönüşür. Kıskançlık diye adlandırdığımız şey aslında sahip olma dürtüsünün en çıplak halidir.
“Seni seviyorum” derken çoğu zaman “Seni ele geçirmek istiyorum” demektedir.
Aynı şekilde “İnancım uğruna mücadele ediyorum” derken de “Kendi varoluşsal boşluğumu senin varlığınla dolduruyorum” denilmektedir.
Hayat bu zihniyetle yavaş yavaş bir karakola döner.
Önce dışarıdakiler şüpheli ilan edilir. Sonra içeridekiler.
Sevgilinin telefonuna bakmak, arkadaşının kiminle görüştüğünü sormak, “o kitabı neden okuyorsun?”, “o müziği neden dinliyorsun?”, “neden farklı düşünüyorsun?” soruları… Hepsi aynı sorgu odasının farklı versiyonlarıdır.
Ve bir gün uyanırsınız ki, etrafınızda ne sevgi kalmıştır ne inanç; sadece birbirini gözetleyen, birbirini denetleyen, birbirini boğan gölgeler kalmıştır.
En acısı da şudur: Bu sefalet soslu düşünce, en çok kendisine inananları mahveder. Saplantılı âşık, sevdiği insanı yok ederken kendi ruhunu da yok eder.
İdeolojik fanatik, “düşman”ı ezerken kendi insanlığını ezer. Çünkü öteki’ni özgür bırakamamak, aslında kendini özgür bırakamamak demektir.
Kendi korkunla yüzleşememek demektir. Kendi yetersizliğinle barışamamak demektir.
Gerçek sevgi ve gerçek inanç ise bambaşka bir cesaret ister. Öteki’ni olduğu gibi bırakabilmek cesareti.
Onun farklı düşünmesine, farklı hissetmesine, hatta bazen senin hikâyenin dışında bir hayat yaşamasına izin verebilmek cesareti.
“Seni seviyorum ama sen bana ait değilsin” diyebilmek. “Bu davaya inanıyorum ama sen aynı fikirde olmak zorunda değilsin” diyebilmek. Bu, hem aşka hem fikre yakışan tek olgun tavırdır.
Çünkü gerçek aşk, öteki’ni tamamlamak değil, onun yanında var olmaktır. Gerçek inanç da, öteki’ni ikna etmek değil, onunla aynı dünyada özgürce nefes alabilmektir.
Bizler, bu zehirden kurtulmak istiyorsak önce kendi içimizdeki “ya benimsin ya kara toprağın” sesini susturmalıyız.
Kendi hikâyemizin mutlak olmadığını kabul etmeliyiz. Kendi acımızın, kendi anlam arayışımızın başka bir insanın sırtına yüklenemeyeceğini anlamalıyız.
Ancak o zaman hem sevebilir hem inanabiliriz; hem özgür oluruz hem özgür bırakırız.
Yoksa…
Hepimiz birer gardiyan, hepimiz birer mahkûm oluruz.
Ve hayat, ebedi bir hapishaneye döner;
Ne âşık kalır ortada ne inanan, sadece birbirini zincirleyen zavallılar kalır.
Bu zincirleri kırmak ise her birimizin elindedir.
Cesaretimiz varsa.