Büyük çoğunluğunu yönetenler neredeyse 30-40 yıldır aynı koltuklarda oturuyor. Başkanlık süresi bitmiyor, seçimler şekli kalıyor, delegeler kontrol altında. Renksiz, kokusuz, kokuşmuş bir yapı.

Düşünebiliyor musunuz?

Türkiye’de bunca adı “sivil toplum kuruluşu” olan konfederasyon, federasyon, vakıf ve dernek var. Sayıları yüz binleri buluyor.

Resmî rakamlara göre dernekler 120 bini, vakıflar 6 bini geçmiş durumda. Ama ülkenin gidişatı, yaşanan en ağır sorunlar söz konusu olduğunda bu kuruluşları görmek mümkün değil.

Nerede ekonomi çöküyor, nerede adalet yerlerde sürünüyor, nerede eğitim sistemi çürüyor, nerede göç ve çevre felaketi büyüyor… Oralarda yoklar.

Sesleri çıkmıyor. Görünmüyorlar bile.

Devletin resmî söylemlerini peşinen kabul ediyorlar. Sorunlara çare üretmek yerine ya “yok öyle bir şey” diye inkâr ediyorlar ya da “bizim işimiz değil” havasıyla kenara çekiliyorlar.

“Ülkenin sorunlarıyla hiç ilgimiz yokmuş gibi” davranmakla yetiniyorlar. Adları “sivil toplum kuruluşu” ama sivillikle zerre alakaları yok.

Büyük çoğunluğunu yönetenler neredeyse 30-40 yıldır aynı koltuklarda oturuyor. Başkanlık süresi bitmiyor, seçimler şekli kalıyor, delegeler kontrol altında. Renksiz, kokusuz, kokuşmuş bir yapı.

Bu oluşumlara “sivil toplum kuruluşu” demek mümkün mü gerçekten?

Bakın, mesele sadece isim değil. Mesele güç ilişkisi. Güçten beslenenler güce itiraz edemez.

Bu kadar basit.

Bu kuruluşların çoğu kamudan gelen parayla, belediye ihaleleriyle, bakanlık projeleriyle, bakanlıkların “destek programları”yla ayakta duruyor.

Bağımsız bir eleştiri yaptıkları anda fon kesiliyor, kapılar kapanıyor, “terörle iltisak” soruşturması kapıda beliriyor.

O yüzden susuyorlar. O yüzden “evet efendim” modunda çalışıyorlar. O yüzden ülkenin en temel meselelerinde “biz tarafsızız” diye ortada duruyorlar.

Düşünün bir defa.

Enflasyon rekor kırıyor, insanlar markete girip çıkamıyor, gençler umutsuzluktan göç ediyor… Bu “sivil toplum” nerede?

Adalet mekanizması çökmüş, yargı bağımsızlığı tartışılıyor, insanlar “hak aramak” kelimesini bile telaffuz etmekten çekiniyor… Bu kuruluşlar nerede?

Eğitimde niteliksizlik, öğretmenler mutsuz, öğrenciler sınav stresiyle boğuluyor… Ses yok.

Çevre katlediliyor, ormanlar yanıyor, denizler kirleniyor, tarım toprakları betona gömülüyor… Yine yoklar.

Göç dalgası ülkeyi demografik olarak değiştiriyor, şehirler plansız büyüyor, altyapı çöküyor… Hâlâ “bizim alanımız değil” diyorlar.

Peki gerçek sivil toplum ne yapar? Gerçek sivil toplum tabandan gelir. Bağımsızdır. Şeffaftır. Eleştirir. Hesap sorar. Çözüm üretir. Güçle yan yana durmaz, gücün karşısında durur. Ama bizim çoğumuzda bunlar yok. Yönetim kurulları aynı isimlerden oluşuyor. Tüzükler değiştiriliyor, seçimler uzaktan kumandayla yönetiliyor. 20-30 yıl aynı başkan, aynı yönetim. “Sivil” dedikleri şey aslında devletle iç içe geçmiş, iktidarın gölgesinde yaşayan bir yapı.

Sivillik maskesi takmış birer bürokratik oluşum.

Elbette istisnalar var.

Bazı meslek odaları, bazı barolar, bazı bağımsız insan hakları dernekleri, bazı çevre örgütleri, bazı kadın platformları zaman zaman sesini yükseltiyor. Ama bunlar genellikle küçük, fonu sınırlı, sürekli baskı altında ve büyük konfederasyonların yanında cılız kalıyor.

Büyük olanlar ise o “renksiz ve kokusuz” tabir ettiğim yapılar. Onlar için asıl mesele varlığını korumak. Eleştiri yapmak değil. Sorun çözmek değil. Sadece var olmak ve beslenmeye devam etmek.

Bu tabloyu “sivil toplum” diye yutturmak, kelimenin anlamını tersyüz etmektir.

Gerçek sivil toplum, güçten beslenmez; güçle hesaplaşır. Gerçek sivil toplum, devletin lütfuna muhtaç değildir; kendi ayakları üzerinde durur.

Ama ülkemizde sivil toplumun varlığı hâlâ devlet iznine ve siyasi lütfa bağlı. Bu iklim değişmedikçe, “sivil” etiketli güç beslemecileri çoğalmaya devam edecek. Sayıları artsa da, etkisi sıfır olacak.

O yüzden diyorum ki: Güçten beslenenler güce itiraz edemez. Bu cümle, Türkiye’deki sözde sivil toplumun özeti.

Düşünebiliyor musunuz? Bunca kuruluş, bunca para, bunca isim… Ama memleketin en büyük yaralarına çare olacak bir ses yok. Çünkü sesleri güç tarafından belirleniyor.

Bağımsız bir ses çıkardıkları anda o güç tarafından susturuluyorlar.Asıl mesele bu yapıları gerçekten sivil ve hesap verebilir kılmak.

O da kolay değil. Ama en azından gerçeği adıyla çağırmak, ilk adımdır. “Sivil toplum kuruluşu” diye yutturulan bu renksiz, kokusuz, güç bağımlısı oluşumları artık olduğu gibi görmek zorundayız.

Çünkü ülke sorunlarıyla boğuşurken, bu kadar çok “sivil”in ortada olmaması tesadüf değil.

Bu, sistemli bir sessizliktir. Ve bu sessizlik, ülkenin en büyük sorunlarından biridir.