Çaresizlik büyüyor; çünkü güvenin öldüğü yerde yurttaşlık da sessizce dağılmaya başlıyor.
Diyaset, bir şehrin, bir ülkenin, bir milletin ortak ruhunu yoğuran bir sanattır.
Aristoteles’in dediği gibi, “polis”in, yani birlikte yaşamanın incelikli sanatıdır.
Fikirler açıklanır ve çarpışır,uzlaşmalar doğar.
Oysa bugün.
Bugün siyaset bir arenaya, bir pazara, bir tiyatro sahnesine evrildi.
Sahnedekiler maskelerini hiç çıkarmıyor; seyirciler ise yorgun, öfkeli ve derin bir boşluğun içinde kaybolmuş halde.Nasıl oldu bu?
Nasıl geldik buraya?
Çıkarcı ve o soğuk, o hesapçı el, her şeyi sardı.
Partiler programlarını “toplumun yararı” üzerine değil, “hangi kesime ne verirsem oyunu alırım” üzerine kuruyor.
Seçmen de aynı dili öğrendi. “Benim cebime ne girecek?” diye soruyor, “Hangi taraf beni öteki ilan etmiyor?” diye bakıyor.
Fikirler soldu, idealler tozlandı. Geriye sadece “biz” ve “onlar” kaldı.
Bizimkiler melek, onlarınkiler şeytan.
Bu ikiliğin içinde hakikat eziliyor, merhamet kuruyor, medya ve sosyal medya ise bu çürümeyi dev bir gösteriye çevirdi.
Her gün yeni bir skandal, her saat yeni bir öfke patlaması, her dakika yeni bir kahraman ve yeni bir hain.
Siyaset artık düşünce değil, duygu sömürüsü.
En çok izlenen, en çok paylaşılan şey kin, mağduriyet ve intikam duygusu.
Sakin bir ses, derin bir tahlil, sabırla inşa edilen bir diyalog Bunlar sıkıcı geliyor insana.
Çünkü biz artık seyirciyiz. tribündeki tezahüratçılara dönüştük. Alkışlıyoruz, yuhalıyoruz, küfrediyoruz.
Ama oyunun gerçek sahibinin kim olduğunu, perdenin arkasında kimin ipi çektiğini pek sorgulamıyoruz.
Ve güven. O en kırılgan, en değerli şey. Bir kere öldü mü, diriltmesi çok zor.
Kurumlara güven kalmadı. Adalet terazisi eğri, medya tarafgir, bürokrasi yandaş, hatta komşumuzla aramızdaki o eski sıcaklık bile kayboldu.
İnsanlar birbirine “acaba ne çıkarı var?” gözüyle bakar oldu.
Bu güvensizlik içinde sessizce, fark ettirmeden. Sandığa gidiyoruz ama içimizde “ne değişecek ki?” diye bir fısıltı var.
O fısıltı büyüyor, çoğalıyor, bir çığlığa dönüşüyor. Çaresizlik işte bu çığlığın adı.
Boşluğa bakmak da onun bedeli.
Bu tablo yalnızca bizim coğrafyamıza özgü değil. Batı’da da aynı rüzgâr esiyor. Popülizm, kutuplaşma, kimlik savaşları.
Her yerde insanlar fikir ayrılığını değil, varoluş savaşını yaşıyor. Karşı tarafı “öteki” ilan edince diyalog bitiyor, empati ölüyor.
Küresel kapitalizm, algoritmalar, dikkat ekonomisi.
Hepsi bu büyük çürümeye hizmet ediyor.
Siyaseti bir meta haline getiriyor, insanı da tüketicisine dönüştürüyor. Satın al, tüket, öfkelen, tekrar tüket.
Peki ya sonra?
Bu karanlıkta hiç mi ışık yok?
Bazen gecenin en koyu yerinde umut, en beklenmedik yerden doğar.
Tarih bunun örnekleriyle dolu. Güven krizleri yaşandı, imparatorluklar çöktü, toplumlar dağıldı; ama sonra insanlar yeniden ayağa kalktı.
Nasıl mı?
Kurumlarını onararak, birlikte sorun çözmek, birbirini dinlemek, ortak acıyı paylaşmak.
En büyük devrim ise bireysel olanda başlıyor.
Her birimizin içinde. “Benim öfkem ne kadar haklı?
Benim kayırmacılığım ne kadar masum?” diye sormaya cesaret ettiğimiz anda.
Çünkü sistemler, sonunda bizim alışkanlıklarımızdan, bizim sessizliğimizden ve bizim izinlerimizden besleniyor.
Ahlâkî çürümeyi durduracak olan da, yine o eski, o yalın ahlâk: dürüstlük, adalet, merhamet.Toplum sandığa değil boşluğa bakıyor bugün.
Ama o boşluk, aynı zamanda bir çağrıdır. İçimizde hâlâ bir şeyler sızlıyorsa, hâlâ “bu böyle gitmemeli” diyorsak, o zaman umut da ölmedi demektir.
Belki yeni bir dil gerekiyor. Fikirlerin, vicdanların, ortak aklın dili.
Belki yeni yüzler, yeni kuşaklar. Belki de sadece, her birimizin kendi aynasına daha cesur bakması.
Çünkü siyaseti kirleten de insan, temizleyecek olan da.
Ve o temizlik, dışarıdan gelecek bir kahramandan değil; içimizdeki o sessiz, inatçı isyandan doğacak.
Yoksa boşluğa bakmaya devam edeceğiz. Ve bir gün o boşluk, bize de bakacak.