Bu kutuplaşma, insanlar sürekli öfke nöbetleri içinde yaşıyor. Her şey siyah ve beyaz üzerinden konuşuluyor, yazılıyor, tartışılıyor.

Çok acılar çektik. Bunu hepimiz biliyoruz. Hâlâ da acı çekmeye devam ediyoruz.

Yıllardır bu coğrafyada yaşananlar, insan ruhunu o kadar derin yaraladı ki, artık normalleşmiş gibi görünen acıyı bile sorgulamaz hale geldik.

Benim gibi düşünen insanlar için, son yıllarda ufukta beliren tek umut ışığı “barış süreci” oldu. Gerçi ortada henüz somut, elle tutulur bir adım yok. Ama şunu çok net hissediyoruz.

Bu kez geri dönüşü neredeyse imkânsız bir yola girdik. Bu bile başlı başına azımsanacak bir durum değil.

Yıllardır kanayan bir yaranın en azından kangren olma ihtimalinin azalması, az buz bir rahatlama değil. Yine de içimizde derin bir şüphe var.

İktidarın özellikle son on yıllık pratiği, bize tünelin ucunda bir ışık göstermiyor.

Aksine, her yeni gelişme daha fazla kaygı, daha fazla endişe ve zaman zaman da haklı bir korku doğuruyor.

Kaygılanmamak mümkün değil.

Endişe etmemek mümkün değil.

Korkmamaksa artık lüks.

Eğer son on yılda bu ülkede yaşananlar başka bir ülkede yaşanmış olsaydı, İnsanlar “bu nasıl olur” diye çığlık atardı. Ama burada olanlar, ne yazık ki “bizim gündemimiz” haline geldiği için, dünya da alıştı.

Dostlukların tanımı değişti. Arkadaşlığın kriteri artık âdeta Kaf dağı’nın ardında yazılıyor. Kiminle ne kadar konuşabileceğimizi, kime ne kadar güvenebileceğimizi bile ölçüp tartıyoruz.

Etrafımız kan gölü. Kin ve nefret dalgası bütün coğrafyayı kaplamış durumda.

Toplumda güven duygusu bitkisel hayata girmiş gibi. İnsanlar ya topyekûn “evetçi” ya da topyekûn “hayırcı” olmuş durumda.

Bu kutuplaşma, insanlar sürekli öfke nöbetleri içinde yaşıyor.Her şey siyah ve beyaz üzerinden konuşuluyor, yazılıyor, tartışılıyor.

Griye tahammül kalmadı. Oysa gri, ne beyazı kirletir ne de siyaha zeval verir. Tam tersine, hayatın ta kendisidir gri.

Ama bugün griyi savunmak bile cesaret istiyor. Griyi gömmeye başladılar.

Tüm bunlar doğru. Hepsi gerçek. Fakat bütün bu karanlık tabloya rağmen, bu ülkede milyonlarca insan hâlâ bugününü ve yarınını düşünüyor.

Huzur istiyor, güven istiyor, çocuklarının geleceğinden endişe etmeden yaşayabilmek istiyor.

İşte asıl mesele de burada başlıyor.Bunca olumsuz ve zorlu koşula rağmen, siyasetin bu milyonlara umut verebilmesi gerekiyor.

Hayatın sadece siyah ve beyazdan ibaret olmadığını, gri tonların da var olduğunu, hatta asıl hayatın o gri alanda yaşandığını göstermesi gerekiyor.

Çünkü insanlar artık sadece “kazanmak” ya da “yenmek” istemiyor. Sadece hayatta kalmak da istemiyor. Biraz olsun nefes almak, biraz olsun güven içinde yaşamak istiyor.

Siyaset, eğer bu talebi göremezse, ne kadar güçlü görünürse görünsün, aslında çoktan kaybetmiş demektir.

Çünkü bir toplumun en büyük ihtiyacı, kan ve gözyaşı değil, yeniden “gri”ye, yani hayata dönme arzusudur.