1981 yapımı ve yönetmenliğini Hugh Hudson’ın üstlendiği Ateş Arabaları (Chariots of Fire), 1924 Paris Olimpiyatları’na hazırlanan iki Britanyalı atletin hikâyesini anlatır: Eric Liddell ve Harold Abrahams. Film yüzeyde bireysel azim, inanç ve sportif başarı temalarını işler gibi görünse de, Marksist dünya görüşü açısından incelendiğinde sınıf, ideoloji, ulus-devlet ve burjuva değerlerinin yeniden üretimi gibi temalar ön plana çıkar.
Filmdeki koşu sahneleri, bedenin disipline edilmesi ve optimize edilmesi üzerinden okunabilir. Kapitalist modernitenin zaman ve hız anlayışı bedenin üretkenlik nesnesine dönüşmesi, disiplin ve öz-denetim açısından değerlendirilebilir.
Filmdeki ana mekânlardan biri olan Cambridge University, Britanya’nın geleneksel elit üretim merkezlerinden biridir. Bu üniversite yalnızca bir eğitim kurumu değil, aynı zamanda burjuva ideolojisinin yeniden üretildiği bir üstyapı kurumudur. Marksist teoriye göre eğitim kurumları, egemen sınıfın değerlerini ve dünya görüşünü meşrulaştırarak mevcut üretim ilişkilerinin sürdürülmesine hizmet eder.
Harold Abrahams’ın Cambridge’de karşılaştığı aristokratik ve dışlayıcı atmosfer, sınıfın kültürel boyutunu gözler önüne serer. Abrahams bir Yahudi olarak yalnızca etnik-dini kimliği nedeniyle değil, aynı zamanda “yerleşik” İngiliz aristokrasisinin dışında oluşu nedeniyle de sembolik bir dışlanmaya maruz kalır. Bu durum, Marksist perspektifte üstyapının (kültür, gelenek, spor etiği) alt yapının (sınıfsal çıkarların) hizmetinde işlediğini gösterir.
Marksist kurama göre spor, kapitalist toplumda ideolojik bir araç olarak işlev görebilir. Filmde Olimpiyatlar, bireysel yeteneğin ve “adil rekabetin” alanı olarak sunulur. Ancak bu rekabet, eşitsiz başlangıç koşullarını görünmez kılar. Cambridge gibi seçkin kurumlara erişim, antrenman olanakları ve sosyal sermaye, spor alanında başarıyı belirleyen maddi koşullardır.
Olimpiyatların ulusal prestijle ilişkilendirilmesi de dikkat çekicidir. Sporcular yalnızca bireysel başarı için değil, Britanya İmparatorluğu’nun onuru için yarışırlar. Bu bağlamda spor, işçi sınıfının ve alt tabakaların dikkatini sınıf çelişkilerinden uzaklaştıran bir “ulusal birlik” anlatısı üretir. Marksist açıdan bu, “yanlış bilinç” üretiminin bir örneği olarak değerlendirilebilir.
Harold Abrahams karakteri, kapitalist bireycilik ideolojisinin bir temsilcisi olarak okunabilir. O, kazanmayı varoluşsal bir mesele haline getirir; başarı onun için yalnızca sportif değil, toplumsal kabulün anahtarıdır. Bu durum, kapitalist toplumda bireyin kendi değerini performans ve rekabet üzerinden kurma zorunluluğuna işaret eder.
Abrahams’ın profesyonel bir antrenörle çalışması da amatörlük idealiyle çelişir. İngiliz elitleri, sporu “centilmenlik” ve amatörlük çerçevesinde tanımlarken, profesyonellik alt sınıflara atfedilir. Bu ayrım, emek ile ayrıcalık arasındaki sınıfsal gerilimi görünür kılar. Marksist bakış açısıyla bu, emeğin değersizleştirilmesi ve ayrıcalığın doğallaştırılmasıdır.
Eric Liddell karakteri ise dini inançları doğrultusunda yarış takvimini reddeder. Bu noktada din, iki yönlü okunabilir: Bir yandan bireysel direniş ve etik tutarlılık kaynağıdır; diğer yandan Marksist gelenekte din, çoğu zaman mevcut düzeni meşrulaştıran bir ideolojik aygıt olarak değerlendirilir. Liddell’in hikâyesi, sistemle açık bir çatışma yaratmaz; aksine Britanya’nın “ahlaki üstünlüğünü” pekiştirir.
Dolayısıyla film, dini inancı radikal bir toplumsal eleştiri aracı olarak değil, ulusal karakterin bir parçası olarak sunar. Bu da ideolojik bütünlüğü güçlendirir.
Filmin görsel dili, nostaljik ve yüceltici bir ton taşır. Britanya’nın üst sınıf kültürü, gelenekleri ve centilmenlik ideali romantize edilir. Marksist eleştiri açısından bu estetik tercih, sınıf çelişkilerini yumuşatan bir “burjuva hümanizmi” üretir. Sınıfsal eşitsizlikler dramatik gerilim unsuru olarak kullanılsa da sistemin kendisi sorgulanmaz.
Sonuçta Ateş Arabaları, bireysel başarı ve ulusal gurur anlatısı üzerinden kapitalist toplumun temel değerlerini yeniden üretir. Film, sınıf farklılıklarını görünür kılmakla birlikte bu farklılıkların tarihsel ve maddi temellerini radikal biçimde sorgulamaz. Marksist dünya görüşü açısından değerlendirildiğinde, eser eleştirel potansiyel barındırsa da nihayetinde egemen ideolojinin sınırları içinde kalır.