İki akıl hastasının kaymakam ve hâkim sanılması, filmin en büyük ironisidir. Akıl dışı olanın “devlet aklı”na dönüşmesi kompozisyonu çok etkileyicidir.
Akıl hastanesinden kaçıp bir ilçeye gelen iki delinin, çeşitli rastlantılar sonucu kaymakam ve hâkim sanılmaları anlatıldığı, Cevat Fehmi Başkut'un Buzlar Çözülmeden adlı tiyatro oyununun sinema uyarlaması olan, 1986 yılında Osman F. Seden'in yazıp Kartal Tibet'in yönettiği 1986 yapımı komedi ve dram filmi "Deli Deli Küpeli" filminden söz edelim biraz.
Deli Deli Küpeli, güldürürken sağlam tokat indiren bir yapımdır. Tokadı atan el Kemal Sunal’dır; ama hedef, bir kasabanın ötesindedir. Karla kapanmış yolların fırsata çevrildiği, karaborsanın “piyasa”, tefeciliğin “ticaret”, eşkıyalığın “asayiş” diye pazarlandığı bir düzen vardır filmde. Kasaba, yalnızca bir kasaba değildir, küçültülmüş bir memlekettir. Sermaye ve siyaset, halkı soğukta bekletir. Uncu, fırıncı, avukat, parti temsilcisi ve Yılanoğlu gibi “düzeni koruyanlar” el ele verir. Lümpenlik burada bir karakter özelliği değil, bir sınıf refleksidir. Meslek kabın şeklidir. İçine ne koyarsan onu alır. Kabı çamurla dolduranlar da aynaya bakıp “biz düzeniz” der.
İki akıl hastasının kaymakam ve hâkim sanılması, filmin en büyük ironisidir. Akıl dışı olanın “devlet aklı”na dönüşmesi kompozisyonu çok etkileyicidir. Bir taşla iki kuş vurulur bu kompozisyonda. Bir yandan bürokrasinin maskesi düşer, öte yandan “güç” ün kimde olduğunun aslında ne kadar rastlantısal olduğunu görülür. Devlet güçlüdür, yargılar, infaz eder, kanun koyar. Ama film soruyu ters çevirir. Güç kimin elinde ve ne için? Delinin elindeki güç, halkı korumak için, akıllının elindeki güç, halkı kazıklamak içindir filmde.
“Halkı kazıklamak diye özgürlük hangi kitapta var?” sorusu, bir hukuk felsefesi tartışmasıdır aslında. Özgürlük, piyasa kurnazlığı mıdır, yoksa kamusal ahlâk mıdır? “Bu ülkede kanun var!” diye karşılık verilir. Ama hemen arkasından gelen cümle, filmin çıpasını atar. “Namuslu adamlar korunsun diye kanun var. Kanun namussuzu koruyacaksa, o kanunu kaldırıyorum.” Bu söz, iki ucu keskin bir bıçaktır. Bir ucu adalet talebini temsil eder, öteki ucu, olağanüstü yetkilerin meşrulaştırılmasına açılır. Bürokrasi askıya alınır, dilekçeler yakılır. “İyilik için” hukukun dışına çıkmak, her zaman bir risk taşır… Kurtarıcı, bir gün kurtarılacaklara dönüşebilir.
Film, 12 Eylül’ün “nizam getirme” iddiasını da ince bir taşlamayla yoklar. “Şu buzlar erise de 12 Eylül buraya da gelse” cümlesi, bir nostalji çağrısı değil, bir hayal kırıklığı itirafıdır. “Bozuk düzen sürüyor” demenin alaycı bir yoludur. Kasabada sömürü devam ediyorsa, demir yumruk kimin elinde olursa olsun sonuç değişmemiş demektir. Deli kaymakamın kahramanlaşması, darbe retoriğinin sinemadaki parodisine dönüşür. Güç, demokratik kanalları by-pass ederek “halk için” kullanıldığında alkışlanır. Ama film soruyu açık bırakır: Adalet, yöntemden bağımsız olabilir mi?
Reha Yurdakul ile Kemal Sunal arasındaki diyalog, siyasetimizin kısa özeti gibidir:
- Bak, bu 12 Eylül geçer gider. Şerefli partimiz benim sözümden çıkmaz. Seni vali yaparız, bakan yaparız, istersen başbakan yaparız!
- Daha büyük bir şey yapar mısınız?
- Yaparız!
- Peygamber de yapar mısınız?
- Yaparız!
- Çüş! sahtekâr köpek!
Bu atışma, siyasetin terfi vaadi üzerinden kurduğu çıkar ağını teşhir eder. Makamın büyüklüğü değil, pazarlığın büyüklüğü konuşur. Unvanlar şiştikçe hakikat küçülür. Siyaset, liyakatle değil, sadakatle yürüyorsa; unvan sadece bir maskedir.
Kar altındaki kasabada lümpen sınıfın ortak özelliği bellidir. Okumaz, öğrenmez, ama hesap yapar. Rüşvet alır, verir. Düzeni kendine yontar. Fırın samandan ekmek yapar, bakkal kurtlu bulgur satar, avukat ise bu düzenin savunucusudur. Bu tablo, dünün de bugünün de fotoğrafıdır. Film, “esnaf ahlâkı” ile “sermaye ahlâkı” arasındaki çizginin silindiğini gösterir. Piyasa, vicdanı emdiğinde, namus, maliyet kalemi olur.
Sunal’ın kaymakamı bir “iyi niyetli otorite”dir. Halkın yanında durur, eşkıyayı sindirir. Ama filmin gücü, onu kutsamakta değildir, aksine bu modelin kırılganlığını gösterir. Adalet, bir kişinin cesaretine bağlıysa, sistem yok demektir. Duran gemi nasıl gemi değilse, kişiye bağlı adalet de hukuk değildir.
Deli Deli Küpeli bu yüzden bir komediden fazlasıdır. Gülmenin arkasına saklanan bir uyarıdır.
Devlet, kanun ve özgürlük lafları ağızda kolaydır. Zor olan, onları namuslu insanların lehine işletmektir.
Ve belki de en sert cümle şudur:
Buzlar erimeden düzen değişmez; düzen değişmeden buzlar erimez.