İnsanlığı yok edebilecek güçteki bu silahların yarattığı yıkım, “insan hakları” kavramına atfedilen değeri zorunlu bir şekilde ortaya koydu.
İkinci dünya savaşı ciddi sivil kayıpları ile devam ederken ABD ısrarla Japonya’nın teslim olmasını istiyordu. Japonya, bu fikre karşı şiddetle direnirken ABD ise savaş sahasında asker kaybetmeye devam ediyordu. Bu nedenle ABD kendince kestirme bir yol bulmuştu: Hiroşima ve Nagazaki kentlerine nükleer atom bombası atarak yeni bir yol bulmuş olacaktı…
İşte o günden sonra Hiroşima’da çocuklar yeni sbahlara uyanamadı…Çünkü ‘küçük çocuk’ isimli atom bombası küçük çocuklarla birlikte bir şehri Hiroşima’yı yok etti. Dakikalar hatta saniyeler içerisinde birçok insan bombanın atıldığı yerde can verdi. Sağ kalanlar ise o enkazdan sağ kaldığına sevinemedi çünkü üç gün sonra Nagazaki kentine ikinci bir bomba atıldı. ‘Şişman adam’ isimli bu bomba da görece daha sınırlı alanı etkilemiş olsa bile birçok sivil ölümüne sebebiyet verdi.
Bu iki büyük patlamada ölen insan sayısına dair net bir rakam ortaya koymak çok zor. Çünkü atom bombasının yapısı gereği yaydığı radyasyon, biyolojik olarak insanlarda seneler sonra bile hastalıklar doğurabiliyor. Daha da kötüsü bu ölümcül silahlar, yeni nesillerde de kalıtsal olarak taşınan mutasyonlara sebebiyet veriyor: insanlığı yok etmekle tehdit ediyor!
Devletlerin nükleer silaha başvurmasının sebebi; yukarıda tarifi edilen saldırılarla ABD’nin yapmış olduğu gibi düşman karşısında daha kestirme yollardan başarılar elde etmektir. Temel saik uzun soluklu silahlı çatışmalardan galip gelmektir denebilir. Bu da aslında savaş kazanma politikasıdır.
Bu politik esaslı bombalardan sonra insan haklarının önemi bir nebze anlaşılmış oldu. Çünkü karşımızda insanlığı yok edecek şiddette bombalar var. Bu bombaların etkileri de insan haklarının uzun soluklu ve çok boyutlu yapısının gündemde kalmasını sağlayarak çevre hakkının ortaya çıkarak bugün anayasalara kadar girmesine sebep oldu.
İnsanlığı yok edebilecek güçteki bu silahların yarattığı yıkım, “insan hakları” kavramına atfedilen değeri zorunlu bir şekilde ortaya koydu. Bu farkındalıkla birlikte, insan hakları ihlallerini önlemek ve benzer felaketlerin tekrarını engellemek amacıyla küresel ölçekte silahsızlanma çağrıları yükseldi. Nitekim bu çağrılar, Birleşmiş Milletler öncülüğünde somut bir karşılık bulmuş ve 7 Temmuz 2017’de kabul edilmesine karşılık yürürlüğe girme süresi neredeyse 4 sene sonraya tekabül eder. Ocak 2021’e kadar dayanan yürürlük süreci sonrası; Nükleer Silahların Yasaklanması Antlaşması ile ancak hukuki bir zemine kavuşmuştur.
Ancak tüm bu uluslararası çabalara rağmen, özellikle nükleer kapasiteye sahip veya bu kapasiteye ulaşma potansiyeli bulunan bazı devletler söz konusu antlaşmaya taraf olmaktan imtina etti. İmtina eden devletler de belli süreçlerde yaşadıkları krizlerle hep gündemde bulunanlar aslında: Amerika Birleşik Devletleri, Rusya, Çin, Hindistan, Pakistan, İsrail, Kuzey Kore, İran ve Güney Sudan… Bu durum ise küresel barışın korunmasında bölgesel krizlerle anılan bu devletlerin hep başka konularda ikinci birer planları olduğunu gösteriyor. Nükleer silahlar olmasa bile başkaca yeni insanlık düşmanı alternatifler olacağının işareti…
Bu ülkelerin büyük bir kısmı ya nükleer silah sahibi ve bölgesel krizlerde büyük bir yoğunluğa sahip ülkeler. Dolayısıyla nükleer silahsızlanma gibi küresel barışı doğrudan ilgilendiren bir meselede en çok onların söz sahibi olması gerekirken bu tavrı ortaya koyamamaları insanlık adına bir geride kalmışlık belirtisidir.
Bugün bu silahları yeniden anmamızın bir sebebi var: Geçtiğimiz günlerde alevlenen İsrail-İran-ABD arasında seken kriz. Bu krizde kullanılabilecek herhangi bir kitlesel silahın doğurabileceği sonuçları bu yazıda ifade etmek çok zor. Yoğun bombardımanlar, altyapının hedef alınması, elektrik ve su gibi temel yaşam kaynaklarının kesintiye uğrayacağını bilmemize ek olarak yeni nesil açlık ve baskı politikasının bir terbiye aracı olarak kullanılacağını tahmin etmek zor olmasa gerek.
Ayrıca nükleer silahları da kapsayan insanlık düşmanı bu araçları kitle imha silahı olarak tanımlamak da bana kalırsa ifade hürriyetinin yaratmış olduğu irite edici hususlardan biri. ‘Kitleleri imha eden silahlar’ tabiri bile başlı başına insan haklarına verilen değeri düşürüyor. Kitle olarak anılanlar insan gruplarıdır bu anlamda ‘insan gruplarını imha eden silahlar’ değil de’ insanı yok etmeye yönelik silahlar’ olması gerekir doğru tabir.
Hiroşima’dan Halepçe’ye geçen zamanda çok şey değişilmedi arada çeyrek asırlık bir zaman dilimi var. Bu süreçte katedilen yol bu silahsızlanma sözleşmelerinin altyapısı oldu. Bundan sonraki süreç ise bu sözleşmeleri evrensel birer norm haline getirmek olmalı
Sonuç olarak, Nagazaki, Hiroşima ve Halepçe tarihte insanlık adına ağır birer utanç olarak kalacak. Bu türden insanlık ayıplarının tekerrür etmemesi adına uluslararası silahsızlanma sözleşmelerine biçilen kıymet artmalı. Bu yazıyı nazım hikmetin Kız Çocuğu isimli şiirinden birkaç satırla sonlandırmak istiyorum:
Çalıyorum kapınızı,
teyze, amca, bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin
şeker de yiyebilsinler.
Buradaki imzadan kasıt devletlerin uluslararası silahsızlanma sözleşmelerine atacağı birer imza. Bu anlamda bu sözleşmeler imzalansın çocuklar ölmesin, şeker de yiyebilsin!