Sevdiğime…
Galdır gazmayı galdır / Eşelim derin derin
Bir su getir pınardan / İçelim serin serin
Demenin sırası değildi!
Çünkü bugün…
Saçını örüyormuş gibi yapan futbolcuya 5 maç; tribünlerdeki on binlerce taraftara çükünü gösteren futbolcuya iki maç ceza verilmişti!
Dün…
Büyük ozan Aşık Mahzuni Şerif, “Hırsız Var” çığlığı atarken demişti ki:
De nasıl demeyim gözüm görür de / Dayıları büyük büyük arsız var
Alın teri coşup gittiği yerde / Kravatlı allı pullu hırsız var
Benim;
Hırkalı, Türkiye soygun yeri mi / Denen denmeyenler buna veri mi
Hırsızımız yeni dünya türü mü / Bigss’i kıskanır mı bizim hırsızlar
Dediğime bakmayın! Bakmanız için yazıyı okumanız lazım…
***
2001 yılının mayıs ayıydı… İngilizlerin efsanevi soyguncusu Ronnie Biggs, 71 yaşındayken, 35 yıldır firari olarak yaşadığı Brezilya’dan ülkesine dönmüştü…
Biggs, 1963 Ağustos’unda Glasgow-Londra seferini yapan treni soymak için oluşturulan bir çetenin üyesiydi. Planları mükemmeldi, sonuç da mükemmel olmuştu! 17 çuval dolusu parayı kamyona doldurarak kaçmışlardı... Soyguncular kısa süre içinde yakalanmıştı ama Biggs bir türlü bulunamıyordu. Payına düşen parayla 6 ay boyunca saklanmayı başarmış fakat sonunda o da yakayı ele vermişti... Ancak Biggs, o parayla kendine kuracağı yeni bir hayatın hayalini hiç eksik etmemişti. 15 ay sonra, 8 Temmuz 1965’te başka bir cezaevine nakledilirken kaçmayı başarmıştı. Sonrası basitti; ver elini Brezilya... Aradan 35 yıl geçmişti ve vatan hasretine dayanamayıp İngiltere’ye avdet etmişti!
***
Her hırsız-soyguncu Biggs kadar şanslı, becerikli ve vatansever değil elbette!
Hatırlayın lütfen… Türkiye’de, Biggs gibi tren soyguncuları yoktu ama sahibi olduğu bankanın içini boşaltanlar, hileli iflas yolu ile vurgun yapanlar, ihalelere fesat karıştıranlar, devlet hazinesine sarkıttıkları hortumlarla milletin parasını fil gibi emenler hiç eksik olmamıştı… Soyguncu-hortumcu malı götürürken yoksulun kavgası hayat ileydi.
Bu kavga, Savo ile İsabali’nin kavgasına benziyordu!
***
25 yıl önce yazmıştım… “Kayıkçı kavgasını biliriz de Savo ile İsabali’nin kavgası nedir” derseniz, şudur…
Bugün devletin önemli bir kurumunda Başkan Vekili olarak görev yapan dönemin Türkiye Gazetesi Haber Müdürü dostum anlatmıştı; Savo ile İsabali, (vatandaşın deyimi ile) Sarıkamış’ın iki delisiymiş!
Sokak sokak dolaşır ama “deli deliyi görünce sopasını saklar” misali, belki de birbirinden çekindikleri için pek bir arada bulunmazlarmış. Yine de tesadüfen yolları kesiştiğinde küçük çaplı dalaşmalar yaşanırmış.
Bir gün yolları Sarıkamış İstasyonunda kesişmiş… Çöplükten bulduğu kravatı çıplak boynuna takarak kendisine ayrı bir hava veren İsabali ile bu havanın yarattığı eziklik yüzünden morali bozulan Savo yakın temasa geçince olanlar olmuş. Önce, istasyonda duran Rus trenin üzerindeki otomobiller çekmiş dikkatlerini. Oturup, Rusya’dan İran’a götürülen bir katar dolusu otomobili paylaşmaya başlamışlar;
-Şu benim!
-Şu da benim!
Derken son otomobile gelmiş sıra. “Senindi / benimdi” tartışması uzayınca iş kaçınılmaz olarak kavgaya dönüşmüş. Hem de ölümcül bir kavgaya... Savo, İsabali’nin boynundaki kravatı eline geçirince onu altına alması zor olmamış. Kravatı öyle bir sıkmış ki, nefessiz kalan İsabali, Savo’nun elleri arasında çırpına çırpına can vermiş! Tren ise “paylaşılamayan” otomobilleri adresine teslim için, acı bir düdük çalarak yoluna devam etmiş...
***
Türkiye’deki “paylaşım kavgası”nda, kravatlı hortumcu malı götürürken; parası çalınan garibanlar, birbirinin çıplak boynundaki kravata asılmış, ortada olmayan maldan pay kapmaya çalışıyordu! Bilmiyorlar ki, mal batıya kaymış!
***
Sözü “paylaşım kavgası”nın karakolluk olduğu “Türkiye gerçeği”ne getirecek olursak;
Hırkalı ne dersin gidiş gidiş mi / Gidenlerin tavrı veda ediş mi
Son sözün de bana didiş didiş mi / Didişmem, didişen didişilemez
Ne etsek ne atsak hepisi pişti / Gerisi: Ebem sıçtı, tavuk deşti!