Aradan geçen yirmi yılı aşkın sürede muhafazakâr siyasetin geldiği nokta ise bu meşruiyetin derinleştiği değil, aksine anlam aşınmasına uğradığı bir tabloyu ortaya koymaktadır.

Post modern darbe olarak tanımlanan 28 Şubat 1997 süreci, irtica tehdidi söylemi üzerinden Refah-Yol Hükümeti’nin siyasal tasfiyesine zemin hazırlamış; ancak bu müdahale, İslamcı siyasal geleneğin bütünüyle dışlanmasından ziyade, yeniden tanımlanarak sistem içinde konumlanmasıyla sonuçlanmıştır. Bu bağlamda, 14 Ağustos 2001 tarihinde Refah Partisi kökenli kadroların ağırlıkta olduğu bir ekip tarafından muhafazakâr demokrat kimliğiyle kurulan AK Parti, 3 Kasım 2002 genel seçimlerinde tek başına iktidara gelerek hem yeni bir siyasal dönemi başlatmış hem de “muhafazakâr” kavramının Türkiye siyasi literatüründe meşrulaşmasını ve merkezî bir referans hâline gelmesini sağlamıştır.

Aradan geçen yirmi yılı aşkın sürede muhafazakâr siyasetin geldiği nokta ise bu meşruiyetin derinleştiği değil, aksine anlam aşınmasına uğradığı bir tabloyu ortaya koymaktadır. Bugün yaşanan sorun, muhafazakâr siyasetin iktidarda olması değil; bu siyasetin kendini yenileyememesi, tekrar eden reflekslerle hareket etmesi ve yeni bir yön duygusu üretememesidir. Bu tıkanma yalnızca iktidarı değil, ona alternatif olma iddiasıyla ortaya çıkan muhafazakâr muhalefeti de doğrudan etkilemektedir.

Süreklilik var, genişleme yok: Saadet Partisi deneyimi

Muhafazakâr muhalefetin yaşadığı hayal kırıklığını anlamak için Saadet Partisi deneyimi ayrıca ele alınmalıdır. Saadet Partisi, yeni bir kopuşun değil; siyasal sürekliliğin temsilcisi olarak konumlanmış, muhafazakâr siyasetin hafızasını ve ideolojik tutarlılığını muhafaza etmiştir. Ancak bu süreklilik, zaman içerisinde toplumsal genişleme üreten bir siyasal ivmeye dönüşememiştir.

Partinin temel açmazı, güçlü bir tarihsel zemine sahip olmasına rağmen bu zemini bugünün seçmen beklentileriyle buluşturacak yenileyici bir siyasal hamle geliştirememesidir. Saadet Partisi, muhafazakâr muhalefet içinde ahlaki ve ilkesel bir referans noktası olmayı sürdürmüş; fakat bu konum, geniş kitleler açısından ikna edici bir iktidar alternatifi üretmeye yetmemiştir. Bu tablo, muhafazakâr muhalefetin tekil varlıklarla neden büyüyemediğini gösteren en erken ve öğretici örneklerden biridir.

2018–2020 dalgası: Tepki güçlü, alternatif zayıf

2018 ile 2020 yılları arasında kurulan Yeniden Refah Partisi, Gelecek Partisi ve DEVA Partisi, farklı gerekçelerle yola çıkmış olsalar da, aynı siyasal iklimin ürünüdür. Bu partilerin ortaya çıkışı, güçlü bir toplumsal kopuştan ziyade, iktidar pratiğinin zamanla ürettiği yönetim, temsil ve yön kaybına verilen tepkilerle açıklanabilir. Ancak tepki üzerinden kurulan siyaset, tek başına iktidar alternatifi üretmeye yetmemektedir.

DEVA Partisi, ekonomi ve hukuk alanında yaptığı isabetli tespitlere rağmen, bu doğruları geniş seçmen kitleleri açısından siyasal bir heyecana dönüştürememiştir. Teknik doğruluk, siyasal mobilizasyon üretmediği sürece iktidar alternatifi olamamaktadır. Seçmen doğruyu duymakta; ancak bu doğrunun kendisini nereye taşıyacağını net biçimde görememektedir.

Yeniden Refah Partisi ise ideolojik netliği ve teşkilat dinamizmiyle dikkat çekmiş, bu dinamizmi 2024 yerel seçimlerine de taşımıştır. Parti, 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde 65 belediye kazanarak önemli bir çıkış yakalamıştır. Ne var ki seçim sonrasında yaşanan gelişmeler, bu kazanımların belli bir çoğunluğunun korunamadığını ve yerel yönetim pratiğinin kurumsal süreklilikle desteklenmesi gerektiğini göstermiştir. Bu durum, Yeniden Refah’ın sandıkta karşılık üretebilen bir enerjiye sahip olduğunu; ancak bu enerjinin kalıcı bir siyasal güce dönüşebilmesi için daha geniş bir siyasal zemine ihtiyaç duyduğunu ortaya koymaktadır.

Gelecek Partisi ise bu iki yaklaşım arasında, muhafazakâr siyasetin yeniden düşünülmesi gerektiğini savunan bir hatta konumlanmıştır. Ancak burada da temel sorun, yalnızca eleştirmek değil; eleştirinin ötesine geçerek kurucu bir siyasal anlatı üretebilme kapasitesidir. Bu durum tekil bir partiye özgü değil, muhafazakâr muhalefetin genelini kuşatan yapısal bir meseledir.

Tekil siyasetin sınırı ve yeni yol arayışı

Bugün gelinen noktada muhafazakâr muhalefetin temel açmazı açıktır: Partilerin tek başına yol yürüme ısrarı, artık toplumsal bir karşılık üretmemektedir. Her parti kendi alanında sınırlı bir karşılık bulsa da, bu karşılıklar birbirini büyüten değil, çoğu zaman etkisizleştiren bir yapıya dönüşmektedir. Seçmen nezdinde oluşan algı “çokluk” değil, dağınıklık algısıdır.

Bu noktada ittifak ve iş birliği arayışları bir zayıflık değil, gecikmiş bir zorunluluğun ifadesidir. Özellikle Ahmet Davutoğlu’nun yürüttüğü temaslar ve Meclis’te kurulan Yeni Yol Grubu, yapay birliktelikler kurmaktan ziyade, ortak bir siyasal zemin oluşturma çabasını temsil etmektedir. Bu yaklaşım, muhafazakâr muhalefetin yalnızca itiraz eden değil, çözüm arayan bir hatta evrilebileceğini göstermektedir.

Altılı masa sürecinde gündeme gelen “ittifak içinde ittifak” modeline DEVA Partisi’nin verdiği 21’de 21 ret, bu tür ara modellerin uzun süre tartışılamamasına yol açmış; muhafazakâr muhalefetin ortak hareket kapasitesini sınırlayan önemli eşiklerden biri olarak kayda geçmiştir. Bugün yapılan ise, bu deneyimlerden ders çıkararak daha esnek ve kapsayıcı bir zemini mümkün kılma arayışıdır.

Seçim eşiği ve geri akış riski

Muhafazakâr muhalefetin gözden kaçırmaması gereken kritik bir gerçek daha vardır: Seçim dönemlerinde bu partilere yönelen seçmen kitlesi, çoğu zaman ideolojik bir kopuştan değil, geçici bir arayıştan beslenmektedir. Seçim yaklaştıkça belirleyici olan unsur, hangi siyasal aktörün kazanabileceği sorusudur.

Bu noktada iktidar partisinin siyasal tecrübesi belirleyici hâle gelmektedir. Seçim kazanma refleksiyle devreye sokulabilecek iyileştirici ve kapsayıcı politikalar, muhafazakâr seçmenin yeniden merkeze yönelmesini mümkün kılabilecek bir etki üretmektedir. Böyle bir tabloda, bugün muhafazakâr muhalefet partilerine oy veren seçmenin önemli bir bölümünün, seçim anında yeniden iktidar merkezine yönelmesi güçlü bir ihtimal olarak ortaya çıkmaktadır. Bu durum, tekil siyaset ısrarının yalnızca büyüyememe değil, mevcut alanı da koruyamama riskini beraberinde getirdiğini göstermektedir.

Anketler ne söylüyor?

Bu değerlendirmeler yalnızca siyasal gözlemlerle sınırlı değildir. Son dönemde yayımlanan seçim anketleri, muhafazakâr muhalefetin yaşadığı tıkanıklığın artık ölçülebilir bir gerçeklik hâline geldiğini göstermektedir. Farklı araştırma şirketlerinin verileri birlikte okunduğunda, muhafazakâr muhalefet partilerinin oy oranlarının tekil olarak anlamlı bir sıçrama üretemediği, kararsız seçmen dağılımı dikkate alındığında ise geri çekilme ihtimalinin güçlendiği görülmektedir. Buna karşılık, seçim kazanma ihtimali belirginleşen merkez partilerde toparlanma eğilimi dikkat çekmektedir.

Bu tablo, seçmenin sadakatten çok kazanma ihtimaline baktığını bir kez daha ortaya koymaktadır. Seçmen duygusal değil; rasyoneldir. Güçlü gördüğü, kazanacağına inandığı yere yönelir. Bu gerçek dikkate alınmadığı sürece, muhafazakâr muhalefetin yaşadığı hayal kırıklığı bir algı sorunu değil, kaçınılmaz bir sonuç olarak derinleşecektir.

Sonuç: Son eşik, son imkân

Muhafazakâr muhalefet açısından gelinen nokta artık bir “fırsat penceresi” değil, geri sayımın başladığı bir eşiktir. Bugün tekil siyaset ısrarı yalnızca büyüyememek anlamına gelmemekte; seçim süreci yaklaştıkça mevcut alanın da hızla daralmasına yol açmaktadır. Bu karar şimdi verilmezse, yarın verilebilecek bir karar olmaktan çıkacaktır.

Bu tabloda Ahmet Davutoğlu’nun yürüttüğü ittifak ve iş birliği arayışları, klasik siyaset alışkanlıklarının ötesinde bir anlam taşımaktadır. Bu çaba, kişisel ya da partisel bir güç iddiasından ziyade, muhafazakâr muhalefetin dağınık enerjisinin tamamen savrulmasını engellemeye dönük bilinçli bir siyasal fedakârlık olarak okunmalıdır. Kendi alanını daraltma pahasına ortak bir zemin aramak, bugünün siyasetinde nadir görülen ama tam da bu nedenle hayati olan bir tutumdur.

Bugün muhafazakâr muhalefetin önünde iki yol vardır: Ya farklılıklarını koruyarak aynı cümleyi birlikte kurma iradesini ortaya koyacak ve yeniden toplumsal bir güç olma ihtimalini yaratacaktır; ya da herkes kendi doğrusu ile yoluna devam edecek ve seçim anı geldiğinde tek tek siyasal etkisizliğe sürüklenecektir. Bu bir temenni ya da uyarı değil; mevcut verilerin işaret ettiği bir hükümdür.
Birlik kurulamıyorsa, sorun zaman değil; iradedir.