Piyasalar kırılgan, siyasiler darılgandı!
Altın ile gümüş koalisyon kurmuş, değerli maden borcu olanları cüzdanından vuruyordu…
Küresel düzen bozuluyor, üçüncü dünya sefilleri üzülüyordu…
Trump, Neron’un pabucunu dama atmış, her yolun çıktığı Roma’yı geçip okyanusları yakıyordu.
Başına 10 milyon dolar ödül konan Şara kravat takıyordu…
Tüm bunlardan bana neydi!

***

“Bir ay doğar ilk akşamdan geceden / Şavkı vurur pencereden bacadan” diye türkü çığırıp yürüyordum. Türkünün sabısı Hasan Durak üstat, Arguvan’dan, “Aşık mısın” diye sorunca, “yok” dedim. O da “Yok yok, aşıksın! Git ona de ki” diyerek, beni hem teselli hem de tahrik etti:

Yüce dağ başından aşırdın beni / Tükenmez dertlere düşürdün beni

Durum öyle değildi ve üstat bunu bilmiyordu…

***

Bildiğim, hal ve gidişin hoş ve boş olmadığı idi…

Erdoğan, siyasi gelişmeleri sessiz/sedasız kendine yontuyordu…
Bahçeli, “Sefer düştü Suriye’ye, bizim ile gelen gelsin” diyor; ardından, hak/hukuk/adalet çağrısı yapıyordu…
Kurucu önder, ‘Barış ve Demokrasi Kilimi’ satıyor, (haşa) kendine tapıyordu…
Özel, ‘keşke’ üzerinden ‘keşkek’ tarifi sunarak muhatabını öpüyordu!
DEM, Türkiye/Suriye/Irak üçgeninde seğirterek oradan oraya sapıyordu…
Hülasa, memlekette herkes durumdan vazife çıkarıyor, kendine bir rol kapıyordu…

***

Yüreğim elimde gezdiğim için tüm bunları görüyor ve fakat görmezden geliyordum! Gözüme, “Aşağıdan gelen hanım” ilişti! Daha doğrusu Zara’nın sesinden kulağıma ulaştı:

Aşağıdan gelen hanım oynasın
Keklik kebabını yiyen doymasın

Bu güzel türküyü tamamlarsam rahatlarım sandım:
Beni yardan ayıranlar onmasın

***

Dünya edebiyatının usta kalemlerinden Stefan Zweig’ın karısıyla birlikte neden intihar ettiğini sorgulamadan; Trump’ın istediği yere çökme sebeplerini kurgulamadan yüreğime çalıştım:

Yoğurdum var yeşil meşil çanakta
Benleri var ak gerdanda yanakta

Epeydir hasbihal edemediğim merhum Sırrı Süreyya Önder, sesimi duymuş olmalı ki, gaiplerden ünledi:

- Yav arkgaddaş, de hadi şu adresi ver de işini görek!

İsteğini türkünün devamıyla yerine getirdim:
Benim yarim şu karşıki konakta

***

Keklik kebabı deyince aklıma, 1999-2001 döneminde IMF'nin Türkiye Masası Şefi olan Cottarelli geldi! Reçeteleri ile dar gelirlinin ümüğünü ve delik kalmamış kemerini sıkar dururdu. Her geldiğinde de özel olarak ağırlanırdı. Bu ikramları bir yazımda, “Kota yemiş cağ kebabı / Kim ödedi o hesabı…” diye sorgulamıştım…

Keklik kebabı için bir diyeceğim yok! Nevzuhurlara sunuluyor ise denmesi gerekeni türkü demiş zaten. Aksırıncaya, tıksırıncaya kadar yiyebilirler!