Geçim sıkıntısı yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ciddi bir psikolojik baskı yaratıyor. İnsanlar geleceği planlayamaz hale geliyor.
Türkiye’de takvimler ayları değil, zamları gösteriyor. Sabah uyanıp telefona uzanan yurttaşın ilk refleksi, günün kurunu ya da yeni bir fiyat artışı haberini kontrol etmek oluyor. Çünkü herkes biliyor ki, dünün fiyatı bugün geçerli değil; bugünün fiyatı ise yarın neredeyse kesinlikle değişecek.
Akaryakıta gelen her zam, yalnızca pompada ödenen tutarı artırmıyor. Gıdadan ulaşıma, kiradan temel tüketim maddelerine kadar uzanan zincirleme bir etki yaratıyor. Benzin ya da motorine birkaç lira zam geldiğinde, bunun manav tezgâhına, pazardaki filesine, servis ücretine, hatta okul kantinine nasıl yansıyacağını artık herkes ezbere biliyor.
Asıl sorun da burada başlıyor; gelirler yerinde sayarken, giderler koşar adım ilerliyor. Resmi açıklamalara bakıldığında maaşlar artıyor, asgari ücret yükseliyor, memur ve emekliye zam yapılıyor. Ancak mutfağa giren, faturayı ödeyen, pazara çıkan yurttaş için tablo bambaşka. Çünkü ücretlerdeki artış, fiyatlardaki yükselişin çok gerisinde kalıyor.
Bir yıl önce aynı maaşla yapılan alışveriş, bugün ya daha az ürünle tamamlanıyor ya da bazı kalemler tamamen listeden çıkarılıyor. Kırmızı et, birçok hane için “özel gün” yiyeceğine dönüşmüş durumda. Peynir, zeytin, meyve gibi temel ürünler bile artık gramla alınıyor.
Geçim sıkıntısı, yalnızca düşük gelir grubunun değil; orta sınıfın da temel meselesi haline geldi. Bir zamanlar “idare eder” denilen maaşlar, bugün ayın ortasını bile zor görüyor. Özellikle büyük şehirlerde kira, hanelerin belini büken en büyük kalemlerden biri. Konut fiyatlarındaki artış kiralara doğrudan yansırken, taşınmak bir çözüm olmaktan çıkıyor. Çünkü yeni bir eve çıkmanın maliyeti, depozitosu, emlak bedeli ve yükselen kiralarla birlikte neredeyse imkânsız hale geliyor.
Elektrik, doğal gaz ve su faturaları ise mevsime göre değişse de her ay “acaba bu ay ne kadar gelecek” sorusunu beraberinde getiriyor. Tasarruf yapmak artık bir tercih değil, zorunluluk. Işıklar erken kapatılıyor, kombi kısılıyor, ama faturalar yine de düşmüyor.
Gıda tarafında ise durum daha da çarpıcı. Pazara çıkan yurttaş, fiyat etiketlerini görünce alışveriş listesini zihninde sürekli revize ediyor. “Buna gerek var mı?”, “Bunu haftaya alsak olur mu?” soruları, günlük hayatın parçası haline geliyor.
Geçim sıkıntısı yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ciddi bir psikolojik baskı yaratıyor. İnsanlar geleceği planlayamaz hale geliyor. Tatil, birikim, ev ya da araba hayali çoğu kişi için gündemden düşmüş durumda. Asıl hedef, ay sonunu getirebilmek.
Borçlanma yaygınlaşıyor. Kredi kartları, ihtiyaç kredileri ve borç ertelemeleri, geçici çözümler sunuyor ama sorunu büyüterek geleceğe taşıyor. Biriken borçlar, artan faizler ve belirsizlik duygusu, toplumsal ruh halini de olumsuz etkiliyor. Toplumun geniş kesimleri artık sadece zammın kendisini değil, bu zamların ne zaman duracağını sorguluyor. “Bu böyle nereye kadar?” sorusu, kahvehanelerde, iş yerlerinde, ev sohbetlerinde en sık duyulan cümlelerden biri.
Ekonomi yönetiminden gelen “sabır” çağrıları, sokaktaki gerçeklikle çarpışıyor. Çünkü sabır, ancak dayanacak gücü olanlar için bir seçenek. Geliri sabit, gideri sürekli artan milyonlar için ise sabır her geçen gün daha pahalı hale geliyor. Bugün Türkiye’de geçim sıkıntısı, istatistiklerin ötesinde, gündelik hayatın tam ortasında yaşanıyor. Zamlar yalnızca rakamları değil, umutları da aşındırıyor. Ve toplumun en büyük beklentisi, bu yükün hafifleyeceği, nefes aldıracak bir ekonomik dengeye bir an önce ulaşılması.