Filmi değerli kılan bir diğer unsur da şiddetin ve savaşın romantikleştirilmeden, bir tür zorunluluk ve çaresizlik duygusuyla ele alınması.
Hollywood’un doğu kültürüne yaklaşımı her zaman tartışmalı olmuştur. Kimileri bu anlatıları egzotik bulur, kimileri yüzeyselleştirilmiş. Son Samuray ise tam da bu tartışmanın ortasında duran bir film.
Netflix’te yeniden popülerlik kazanan yapım, görsel gücü ve klasik Hollywood anlatısının ustalığıyla izleyicisini içine çekiyor. Fakat bunu yaparken bazı kültürel hassasiyetleri de test ediyor.
İlk bakışta film bir dönüşüm hikâyesi. Travmalarıyla boğuşan Amerikalı bir asker, kendisini hiç bilmediği bir kültürün ortasında buluyor ve o kültürün “soylu savaşçılarıyla” birlikte yeniden anlam kazanıyor. Bu dönüşüm, sinemanın en sevdiği arketiplerden biridir. Kaybolmuş kahraman, kendisini yabancı topraklarda yeniden yaratır. Nitekim film bu çizgide oldukça etkileyici bir yolculuk sunuyor.
Ancak meseleye biraz mesafeyle bakınca, “Batılı kurtarıcı” şablonunun hâlâ kırılmadığını görmek mümkün. Japon tarihinin derin kırılmalar yaşadığı bir dönemi, dışarıdan gelen bir figürün gözünden izlemek filme dramatik bir güç katıyor, evet; fakat Japon karakterlerin kendi kaderlerine yön veren değil, yön verilen bir konumda durmaları bu yapıyı tartışmaya açık hale getiriyor.
Bununla birlikte şunu kabul etmek gerekir. Film, dönem atmosferini kurma konusunda oldukça başarılı. Savaş sahnelerindeki koreografi, mekan tasarımları ve kostümlerdeki titizlik, izleyiciyi 19’uncu yüzyıl Japonya’sına taşıyor. Ken Watanabe’nin performansı ise filmin en güçlü unsurlarından biri. Huzurla şiddet, gelenekle değişim arasında sıkışmış bir lideri canlandırırken oldukça kuvvetli bir varlık sunuyor.
Filmi değerli kılan bir diğer unsur da şiddetin ve savaşın romantikleştirilmeden, bir tür zorunluluk ve çaresizlik duygusuyla ele alınması. Yine de hikâye, gelenek ile modernleşme arasındaki çatışmayı siyah-beyaz bir dille aktarıyor; bu da bireylerin ve dönem politikalarının çok katmanlı gerçekliğini gölgede bırakıyor.
Son Samuray, kusurlarıyla erdemlerini birlikte taşıyan bir film. Tarihi bir belgesel hassasiyetinden çok, kültürel bir destan anlatmayı hedefleyen bir Hollywood yapımı. İzlerken büyüleyici bir sinematografi, epik bir anlatım ve güçlü oyunculuklarla karşılaşıyorsunuz. Fakat perde arkasında, Doğu’nun Batı tarafından yeniden yorumlanmasının getirdiği eksik ve tartışmalı noktalar da kendini hissettiriyor.