Giriş: Ortak dilin aşınması
Uluslararası hukuk, yüzyıllar boyunca devletlerin çıplak gücünü dizginleme ve siyasal ihtirasları normatif bir çerçevede denetleme iddiasıyla var oldu. Bu disiplin, "güçlü olanın haklı olduğu" orman kanunundan, "haklı olanın güçlü olduğu" bir nizama geçişin vaadiydi. Ancak Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun şahsında yaşanan zorla alıkoyma girişimi, bu ortak dilin artık bir diyalog vasıtası olmaktan çıktığını; bazı küresel aktörler için hukuk metinlerinin, yalnızca siyasi hedeflere ulaşmak için kullanılan birer "enstrüman" (lawfare) haline dönüştüğünü göstermektedir.
1. BM şartı madde 2/4: istisnası olmayan bir yasak
Modern uluslararası düzenin "anayasa hükmü" niteliğinde olan ve imzacıları arasında ABD’nin de yer aldığı BM Şartı’nın 2/4. maddesi, devletlerin kuvvet kullanmasını veya buna yönelik tehdidini kesin bir biçimde yasaklar. BM Şartı'na göre, her üye devlet, ülkeler arasındaki egemenlik, toprak bütünlüğü ve bağımsızlık gibi ilkelere saygı göstermek zorundadır. Burada hukuk, niyetin "demokrasi getirmek" veya "suçla mücadele etmek" olup olmadığına bakmaz; fiilin niteliğine bakar.
Hiçbir devlet, hukuk çerçevesinde, bir yabancı devlet başkanını tutuklamak ve vatanı dışında yargılamak için ülkesine getirme hakkına sahip olduğunu iddia edemez. Bir devletin yürütme organının başındaki ismini, başka bir devletin operasyonuyla işlevsiz hale getirmek, yalnızca bir şahsın hürriyetine değil, o devletin halkına ve egemenlik iradesine yapılmış doğrudan bir saldırıdır. Uluslararası hukukta bu fiilin meşruiyet zemini yalnızca üç ihtimalle mümkündür:
* Saldırıya uğrayan devletin meşru savunma hakkı (Madde 51)
* BM Güvenlik Konseyi’nin açık yetkilendirmesi
* İade talebi.
Venezuela örneğinde ne ABD’ye yönelik bir silahlı saldırı söz konusudur ne Konsey’den çıkan bir operasyon kararı ne de -Trump’ın kabadayı üslubuyla savurduğu tehditleri bir kenara bırakırsak- hukuki bir iade talebi. Dolayısıyla bu eylem, hukuki bir "müdahale" değil, "egemenlik ihlali" olarak tanımlanmak zorundadır. Şurası açıktır ki haklı gösterilebilecek hiçbir yanı olmayan bu olay önümüzdeki dönemde son derece ciddi sonuçlar doğuracak olup, Maduro’nun kaçırılması hukuki işlem sınırlarını aşmak bir yana bu sınırları yerle bir etmiştir.
2. Dokunulmazlık zırhı ve yargı yetkisinin sınırları
Devlet başkanlarının sahip olduğu kişisel dokunulmazlık (ratione personae), sıklıkla yanlış anlaşıldığı üzere bir "suç işleme özgürlüğü" değildir. Aksine, bu koruma, devletler arasıilişkilerin asgari düzeyde sürdürülebilmesi için bir "usul emniyeti"dir. 1927 Lotus davasından 2002 Arrest Warrant(Belçika v. Kongo) davasına kadar uzanan süreçte Uluslararası Adalet Divanı, görevdeki bir bakanın veya devlet başkanının yabancı bir yargı erki tarafından alıkonulamayacağını defaatleteyit etmiştir. Hiçbir devlet, hukuk çerçevesinde, bir yabancıyı tutuklamak ve kendi ülkesi dışında yargılamak için bir ülkeye girme hakkına sahip olduğunu iddia edemez, bir ülkenin kendi toprakları dışında bir kişiyi tutuklamak istediğinde kullanabileceği hukuki araç iade kurumudur.
Haiti'de olduğu gibi, ülkeyi asgari düzeyde yönetebilecek kurumlardan yoksun olmak gibi bir durum nedeniylemüdahalede bulunma ilkesine sığınmak ise Maduro örneğinde imkânsızdır. Çünkü bu durumda bile, müdahalenin BM tarafından onaylanması gereklidir
Roma Statüsü ile kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) bile, devlet başkanlarının sorumluluğunu kabul ederken bu süreci "yargısal kanallar" ve "tamamlayıcılık ilkesi" üzerinden yürütür. Statü’nün hiçbir yerinde, bir devletin kendi yerel mahkeme kararını infaz etmek için başka bir devletin liderini kaçırabileceğine dair gizli bir yetki bulunmaz. Adalet, "kovboy diplomasisi" ile değil, hukuk devletinin usul kurallarıyla tecelli eder.
3. "Belçika pratiği" ve yanlış okumalar
Tarihsel süreçte "Belçika uygulaması" veya "evrensel yargı yetkisi" olarak anılan çabalar, hukukun sınır ötesi bir operasyon gücü olduğunu değil, ağır insanlık suçlarının her yerde yargılanabileceğini savunmuştur. Ancak Belçika dahi, bu yetkinin siyasal bir kaosa yol açtığını ve devletlerin dokunulmazlık haklarını ihlal ettiğini gördüğünde geri adım atmak zorunda kalmıştır. Belçika örneği bize şunu öğretir: Evrensel bir adalet arayışı bile, egemenliğin temel yapı taşlarını zor kullanarak yıkma yetkisi vermez.
4. Maskelerin ardındaki reelpolitik: Uyuşturucu, demokrasi ve petrol
Bu tartışmanın odağındaki figürün, yani Maduro’nun, kendi halkına karşı acımasız yöntemler kullanan gayrimeşru bir diktatör olduğu gerçeği, ona yönelik bu eylemin hem uluslararası hukuka aykırı hem de siyaseten stratejik bir hata olduğu gerçeğini değiştirmez. Dünya kamuoyu bu "rejim değişikliği" filmini daha önce pek çok kez izledi. Demokrasi veya insan hakları ambalajıyla servis edilen askeri zorbalıklar, genellikle vadedilen özgürlüğü değil, yönetilemez bir kaosuberaberinde getirmiştir. Bunun en dikkat çekici örneği ABD tarafından iktidara getirilen ancak Washington’un kontrolden çıkınca yine ABD tarafından kaçırılan Panama Devlet Başkanı Manuel Noriega olayında görülmüştür. Maduro'yu kaçıran aynı özel kuvvetler tarafından ve benzer gerekçelerle kaçırılan akıllara Noriega için dönemin ABD Başkanı George H. W. Bush, Noriega'nın büyük bir uyuşturucu karteli liderine dönüştüğünü iddia ediyordu; hem de Noriega’nın uzun süre CIA için çalıştığı bilinmesine rağmen,. Ayrıca Maduroörneğine benzer şekilde Noriega'nın seçimleri suistimal etmesi de ABD'nin işgal gerekçelerinden biriydi.
Öte yandan Bush'un en önemli gerekçesi ne uyuşturucu ne de demokrasiydi. Asıl gerekçe Panama kanalıydı. Torrijos-Carter Antlaşmaları uyarınca, kanalın güvenliği ve işletmesi kademeli olarak Panama'ya geçecekti. ABD, Noriega'nın bu stratejik bölgeyi kontrol edeceği korkusu içindeydi (Panama Kanalı bugün halen ABD için önemli bir mesele olup, Trumpyakın zamanda Panama Kanalı'nı "geri alma" niyetini açıkça ilan etti).
1989 yılbaşında yaklaşık 26 bin ABD askeri, binlerce sivili öldürme pahasına Panama’ya girdi. Klasik olduğu üzere BM Genel Kurulu ve Amerika Devletleri Örgütü (OAS), işgali uluslararası hukukun ihlali olarak nitelendirerek kınadı. Guillermo Endara bir ABD askeri üssünde yemin ettirilerek göreve başlatıldı, Panama ordusu dağıtıldı, resmi polis gücü ortadan kaldırıldı. Noriega ise uyuşturucu kaçakçılığı gerekçesiyle zorla götürüldüğü ABD’de uzun yıllar hapis yattıktan sonra 2017’de öldü.
Görüldüğü üzere buradaki asıl mesele uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele veya demokrasi inşası değildir; mesele doğrudan enerji kaynakları ve bölgesel bir "güç gösterisi" arzusudur. Eğer temel motivasyon adalet olsaydı, bir yandan uyuşturucu kaçakçılığından hüküm giymiş isimler için af yetkileri kullanılırken, diğer yandan Venezuela’nın meşru muhalefeti devre dışı bırakılıp Maduro’nun yakın çevresiyle arka kapı ticaretleri yürütülmezdi. Hukuk, burada adaleti tesis etmek için değil, jeopolitik bir satranç tahtasında "bölgesel kabadayılık" rolünü meşrulaştırmak için bir kalkan olarak kullanılmaktadır.
5. Sonuç: Hukuktan çıplak güce dönüş
Bugün Maduro üzerinden yürütülen tartışma, teknik bir hukuk tartışmasından ziyade küresel bir sistem krizinin ilanıdır. ABD Başkanı Donald Trump'ın Venezuela'daki macerası açıkça uluslararası hukuku hiçe saymıştır. Kibirli bir başkan tarafından özünde Epstein dosyalarından kaynaklı gündemi değiştirmek, sözünde ise uyuşturucu ticaretini engellemek maksadıyla bir ulus devletin egemenliğinin bu denli ihlal edilmesi uluslararası hukuk sistemini tehlikeye atmıştır.
Unutulmamalıdır ki, hukuk savunulmadığı ve herkese eşit uygulanmadığı noktada, tozlu raflarda kalan bir edebiyat metnine dönüşür. Maduro olayı tekil bir hadise değil, uluslararası sistemin hangi eşikte durduğunun turnusol kağıdı, daha da kötüsü Panama örneğindeki tarihin tekerrüdür. Eğer güç, hukukla sınırlandırılmazsa; yarın hiçbir milli devletin egemenliği, kağıt üzerindeki metinlerle korunmaya yetmeyecektir.
Bugün yaşananlar, teknik bir mevzuat uyuşmazlığından ziyade küresel sistemin ruhunu kaybettiğinin ilanıdır. Eğer enerji kaynakları ve stratejik çıkarlar, BM Şartı’nın emredici normlarını bu denli kolayca bypass edebiliyorsa; artık bir "uluslararası hukuk düzeninden" değil, "güçlünün dayatmaoyunundan" bahsetmek gerekir.
Unutulmamalıdır ki, hukuk savunulmadığı ve herkese eşit uygulanmadığı noktada, tozlu raflarda kalan bir hatıraya dönüşür. Maduro olayı, uluslararası sistemin hangi eşikte durduğunun turnusol kağıdıdır. Eğer güç, hukukla sınırlandırılmazsa; geriye kalan şey bir düzen değil, yalnızca üstün olanın keyfi iradesi olacak; devletler askeri güç kullanarak başka devletlerin hem yargıcı hem de celladı haline gelecektir. Bu durum ise yalnızca hedefteki liderler için değil, egemenliğini kağıt üzerindeki metinlere emanet etmiş tüm milli devletler için yapısal bir tehdittir.