Repulsion, korku filmi değildir; ama korkutucudur. Psikolojik gerilim değildir; ama gerilimin ta kendisidir. Çünkü bu film, canavarları dışarıda aramaz. Aynaya bakar.

Roman Polanski’nin 1965 yapımı Repulsion filmi, deliliği anlatan bir film değildir, deliliğin ne kadar yakınımızda pusuda beklediğini anlatır. Aradaki fark önemlidir. Çünkü bu film, “öteki” bir akıl hastalığını izlememizi değil, normal dediğimiz şeyin ne kadar kırılgan olduğunu fark etmemizi ister. Bir apartman dairesi, bir genç kadın, birkaç gün süren yalnızlık… Hepsi bu. Ama bazen insanın çökmesi için büyük felaketlere değil, ürkütücü bir sessizliğe ihtiyacı vardır.

Polanski’nin Avrupa döneminin zirvelerinden biri olan bu film, siyah-beyaz estetiğiyle zaten en baştan şunu fısıldar. Burada gri alan yoktur. Ya içeridesindir ya dışarıda. Carol’un (Catherine Deneuve) dünyası da tam olarak böyledir. İçeride sıkışmış, dışarıyla teması neredeyse kopmuş bir bilinç hâli.

Carol konuşmaz. Ama film konuşur. Duvarlar konuşur. Saatler, çatlaklar, çürüyen yiyecekler konuşur. Polanski’nin ustalığı tam da burada başlar: Dış dünya sustukça, iç dünya bağırır.

Carol’un aksanı… Film ilerledikçe fark edilen o küçük ama rahatsız edici ayrıntı… Polanski bunu bir oyunculuk kusuru olarak değil, bilinçli bir varoluşsal işaret olarak kullanır. Göçmen olmak, bir yere ait olamamak, dili bile tam sahiplenememek… Bunlar sadece sosyolojik meseleler değildir; psikolojik yarılmaların da başlangıç noktalarıdır.

Jean-Paul Sartre “Cehennem başkalarıdır” derken, belki de Carol’un yaşadığı şeye çok yakındı. Çünkü Carol için cehennem, erkeklerdir, bakışlardır, seslerdir ve temastır. Ama asıl cehennem, kendisiyle baş başa kaldığında başlar. Dünya çekildiğinde geriye kalan şey, bastırılmış korkuların ve travmaların sessiz ama acımasız yürüyüşüdür.

Bu filmde delilik bir patlama değildir. Bir kırılma anı yoktur. Delilik, yavaş yavaş genişleyen bir çatlak gibidir. Önce duvarda belirir, sonra zihinde.

Repulsion’ın belki de en çarpıcı yanı, mekânın sabit kalıp anlamının değişmesidir. Daire aynı dairedir, ama Carol’un algısı değiştikçe daire de değişir. Salonun iki sahnede olduğundan daha büyük görünmesi, duvarların nefes alır gibi çatlaması, eşyaların tehditkârlaşması… Bunların hiçbiri görsel bir numara değildir, bilincin mimariye sızmasıdır. Bu noktada film, neredeyse bir felsefi önermeye dönüşür… İnsan, yaşadığı mekânı değil, mekân insanı yaşar.

Bozulan yiyecekler, yalnızca zamanın geçtiğini değil, Carol’un dünyayla bağının koptuğunu gösterir. Dışarıda hayat devam ederken, içeride zaman çürür. Henri Bergson’un “psikolojik zaman” kavramı tam da budur belki de. Zaman ilerliyor olsa da bilinç aynı doğrultuda ilerlemez.

Catherine Deneuve’ün performansı, abartıdan bilinçli bir kaçıştır. Büyük jestler yoktur, yüksek sesler yoktur. Ama gözlerde sürekli bir kaçış hâli vardır. Bu “abartısız oyunculuk”, karakterin içe gömülmüşlüğünü daha da derinleştirir. Çünkü Carol, dünyaya tepki vermez, çünkü dünya onun üzerine çökmüştür.

Polanski, seyirciyi Carol’un yanına değil, içine yerleştirir. Onunla empati kurmamızı değil, onunla sıkışmamızı ister. İzlerken rahat edemeyiz. Çünkü bu film, “ben olsam ne yapardım?” sorusunu sordurmaz; daha rahatsız edici bir soru bırakır.

“Ben de böyle dağılabilir miyim?”

Cevap nettir: Evet.

Repulsion, Polanski’nin sonraki filmlerinde (özellikle Rosemary’s Baby) göreceğimiz temaların habercisidir ama çok daha çıplak, çok daha acımasızdır. Burada metafizik yoktur, şeytani kötülük yoktur. Sadece insan vardır. Ve insanın dayanma kapasitesi.

Albert Camus, “İnsan alışkanlıkları sayesinde hayatta kalır” der. Carol’un alışkanlıkları bozulduğunda, dünya da çözülür. Ablasının tatile çıkması basit bir olay değildir aslında. Temelde bir denge mekanizmasının çöküşünü deneyimleriz.

Film bize şunu söyler:

Delilik bir hastalık değil, aksine yalnızlığa terkedilmiş bilincin ta kendisidir.

Roman Polanski’nin Repulsion, Rosemary’s Baby ve The Tenant filmleri, biçimsel olarak farklı türlere yaslansa da aynı varoluşsal yarayı deşer. Bireyin dünyayla değil, kendi varlığıyla kurduğu ilişkinin bozulması.

Repulsion’ da yabancılaşma içeriden başlar. Carol’un sorunu dünya değildir, dünya onun için fazla fazladır. Erkek bakışları, sesler, temas ihtimalleri… Hepsi bilincin kaldıramayacağı bir ağırlığa dönüşür. Burada tehdit dışsal değil, algısaldır. Polanski, deliliği bir patoloji olarak değil, yalnızlığın mantıklı sonucu olarak sunar.

Rosemary’s Baby’de ise yabancılaşma daha sinsidir. Rosemary yalnız değildir, aksine çevresi fazlasıyla kalabalıktır. Ama bu kalabalık güven üretmez. Komşular, doktorlar, hatta kocası… Herkes vardır ama hiç kimse onun tarafında değildir. Yabancılaşma burada bireyin bedeni üzerinden işler. Kadın, kendi bedeninde bile misafir hâline gelir. Polanski bu filmde şunu söyler. Toplum seni yalnız bırakmaz; seni kuşatarak yok eder.

The Tenant ise üçlemenin en karanlık halkasıdır. Artık yabancılaşma yalnızca psikolojik değil, ontolojiktir. Trelkovsky, yaşadığı mekân tarafından yutulur. Başkalarının beklentileriyle kendi benliğini kaybeder. Burada mesele yalnız kalmak değil, kendin olmaktan vazgeçmek zorunda bırakılmaktır. Kimlik, çevresel bir baskı altında erir.

Bu üç film birlikte okunduğunda Polanski’nin temel meselesi berraklaşır.
İnsan, yalnız kaldığında değil, kendi olmasına izin verilmediğinde çöker.

Polanski’nin kamerası dış dünyayı suçlamaz. Şeytanı, kötülüğü ya da büyük komploları işaret etmez. Tehdit daha yakındır. Apartman dairesinde, komşu dairede, evlilikte, hatta aynadadır.

Bu yüzden Polanski’nin yabancılaşma üçlemesi korkutucudur.

Çünkü anlattığı şey ihtimaldir. Ve ihtimaller, her zaman bizimle ilişkilidir.

Repulsion, korku filmi değildir; ama korkutucudur. Psikolojik gerilim değildir; ama gerilimin ta kendisidir. Çünkü bu film, canavarları dışarıda aramaz. Aynaya bakar.

Ve belki de en rahatsız edici tarafı şudur: Carol’un yaşadıkları “istisna” değildir.

Sadece yüksek sesle yaşanmış bir ihtimaldir.

Duvarlar çatlamıştır çünkü. Kuşkusuz zihin de öyle…

Sinema Dolu Günler…