Bu, güç ilişkilerinin bu ülkelerde hiçbir etkisinin olmadığı ve adaletin yüzde yüz sağlandığı anlamına elbette ki gelmiyor.
Son bir haftadır tüm dünya gibi Türkiye de Jeffrey Epstein’in reşit olmayan kişilere yönelik insan ticareti ve fuhuşa zorlama olayını konuşuyor. Bu korkunç ve mide bulandırıcı vakada Epstein’in dünyanın çeşitli yerlerinden reşit olmayan yaştaki kız ve erkekleri kaçırarak sahip olduğu adaya götürdüğü ve çevresindeki zengin, güçlü ve ünlü kişilerle beraber düzenlediği partilerde bu çocuk yaştaki kız ve erkekleri tecavüze varan sistematik cinsel tacize maruz bıraktıkları anlaşılıyor. Bu aşağılık olaylar Epstein’in önce 2008’de 13 ay kadar hapsine, sonra 2019’da tekrar tutuklanmasına yol açtı. Epstein tutuklandıktan bir ay sonra, resmi beyanlara göre, intihar ett.
Zaten yıllardır ABD’nin ve dünyanın gündeminde olan bu olayın tekrardan gündemimize girmesinin ana nedeni ABD Adalet Bakanlığı’nın olayla ilgili yayınladığı yeni belgeler.
3 milyon civarı yazışma, fotoğraf ve dökümanı kapsayan belgelerde binlerce insanın adı geçiyor. Kamuoyunu en çok ilgilendiren ise başta ABD Başkanı Trump olmak üzere önemli bir ismin Epstein’in fuhuş çetesinin bir parçası olup olmadığı ve özellikle de bu işlerin ana merkezi olan malûm adayı ziyaret edip etmediği.
Türkiye’de ise Epstein vakası Batı’nın nasıl değerlendirilmesi ve algılanması gerektiğine dair ikincil bir tartışma doğurdu.
“Yozlaşmış kapitalist Batı”
Özellikle muhafazakâr ve İslamcı kesim, Epstein vakasının Batı’nın yozlaşmışlığının ve ahlaki çökmüşlüğünün bir delili olarak gördü. Benzer şekilde sosyalistler ve Avrasyacılar da olayı Batı’nın güçlüyü kayıran kapitalist düzeninin bir parçası olarak yorumladı.
Bu sebeple ben Twitter/X’te “Epstein olayı şunu gösteriyor: Gelişmiş liberal-demokrasiye sahip ülkelerde de epey pis iş dönüyor ama bu ülkelerde aynı zamanda bu işlerin üzerine gidebilen bir bağımsız yargı ve özgür medya da var. Bağımsız yargının ve özgür medyanın olmadığı ülkelerde kimbilir neler dönüyor da biz duymuyoruz bile” diye yazdığımda birbirinden çok farklı ideolojik eğilimlere sahip bu kesimler toplu bir şekilde tepki gösterdiler.
Bu kesimlerin anlamak istemediği husus şu: Batılı bir ülkede böyle bir insan kaçakçılığı ve fuhuş çetesi vakasının ortaya çıkmış olması başlı başına bu ülkelerin diğer ülkelerden daha yozlaşmış ve güçlünün istediğini yapabildiği yerler olduğunu kanıtlamaz.
Uç ama meseleyi ortaya koyan bir örnek verelim: İstatistiklere göre İsveç’te kadına taciz oranı Afganistan’ın çok üzerinde. Bu durum İsveç’te kadınların Afganistan’a göre daha fazla tacize uğradığını mı gösterir; yoksa, İsveç’te kadınların taciz vakalarını çekinmeden yetkililere ihbar edebilirken Afganistan’da edemediğini mi? Birincisini iddia etmeye mantık felsefesi içerisinde “sağkalım yanılgısı” (survival bias) adı verilir.
Benzer bir durum Epstein vakası için de söylenebilir. Bizim diğer ülkelerde, özellikle de özgür bir medya ve bağımsız bir yargıya sahip olmayanlarda, bu tür vakaları hiç duymamamız bu tür vakaların hiç yaşanmadığını mı gösterir yoksa bu tür vakaların ortaya çıkarılamadığını mı? Akla yatkın olanın ikincisi olduğu oldukça açık.
Bağımsız yargı ve özgür medya
İnsan kaçakçılığı ve fuhuş Batı’ya ve onun yozlaşmış kapitalist kültürüne özgür bir şey değil. Ancak, Batılı veya Doğulu, liberal-demokratik sistemleri diğerlerinden ayıran bağımsız yargı ve özgür medya sayesinde bu tür vakaların gün yüzüne çıkartılabiliyor ve her zaman mükemmel düzeyde olmasa da adaletin sağlanabiliyor olması.
Bu, güç ilişkilerinin bu ülkelerde hiçbir etkisinin olmadığı ve adaletin yüzde yüz sağlandığı anlamına elbette ki gelmiyor. Güç ve servet eşitsizliği olduğu sürece güçlü ve zengin kişiler her yerde kötü şeyler yapıp adaletten kaçabilir. Ama bağımsız yargı ve özgür medya sayesinde bu nispeten en az liberal-demokrasilerde oluyor.
Epstein davasını ele alalım. Sonuçta yıllarca adaletten kaçsa da Epstein bir noktada yakayı ele verdi ve cezalandırıldı. Bu işlerde kendisine eşlik eden kız arkadaşı Ghislaine Maxwell de öyle. Yeni yayınlanan dosyalardan sonra Epstein’le yakın olduğu anlaşılan eski ABD Başkanı Bill Clinton ve eski Dışişleri Bakanı Hillary Clinton Temsilciler Meclisi’nde ifade verecek. Bill Gates için de ifade vermesi yönünde Temsilciler Meclisi’nden çağrı var. İngiltere’de Prens Andrew’ın net bir suçu gözükmemesine rağmen Epstein’le ilişkilerini sürdürmekte ısrar etmesi nedeniyle kraliyet unvanları elinden alındı. ABD Başkanı Donald Trump, Elon Musk, Noam Chomsky gibi birçok zengin, güçlü veya ünlü isim Epstein’le ilişkili oldukları için ciddi itibar kaybına uğradı.
Tabii bunlar adaletin sağlanması için yeterli olmayabilir. Suçlular hâlâ korunuyor olabilir. Bu her zaman ihtimal dahilinde. Ama işin şu noktasını da es geçmemek gerekiyor: Yeni yayınlanan belgelerde Epstein’le ilişki kuranlarda ABD’lilerden sonra en çok Arap ülkelerinden, özellikle de zengin petrol ülkelerinden, isimlerin yer aldığı görülüyor. Örneğin, 2017 gibi Epstein’in ne olduğunun artık iyice gün yüzüne çıktığı bir dönemde Suudi Arabistan’ın veliaht prensi ve fiili lideri Muhammed bin Selman’ın Epstein’le oldukça yakın poz verdiği bir fotoğrafı var. Peki siz, İngiltere’de Prens Andrew’a olduğuna benzer şekilde, Muhammed bin Selman’a veya bu zengin Arap ülkelerinden diğer kişilere yönelik herhangi bir tartışma veya soruşturmaya rastladınız mı? Elbette ki hayır. Çünkü özgür bir medyanın ve bağımsız bir yargının olmadığı bu ülkelerde güçlü kişiler herhangi bir yaptırıma maruz kalmadan olayların üstünü kolayca kapatabiliyor.
Liberal-demokrat değerlere karşıt ideolojilerden gelenler Batı’da yaşanan kötülükleri kendi anti-demokratik ve özgürlük karşıtı ideolojilerinin bir meşrulaştırması olarak görmeye eğilimli oluyorlar. Halbuki meseleye objektif olarak bakıldığında durum çok farklı.
Kapitalist sistemin de yeniden ürettiği güç ve servet eşitsizliğinin kötü ve gayrı-ahlaki eğilimlere sahip güçlü ve zengin insanların bu eğilimlerini gerçekleştirebilmelerine olanak sağlayabildiği doğru. Ama bunun panzehiri bağımsız yargıyı ve özgür medyayı reddeden anti-demokratik ve özgürlük karşıtı ideolojiler değil. Çünkü o ideolojilerin hüküm sürdüğü ülkelerde bu tür kötülükleri yapanlar gün yüzüne dahi çıkamıyor. Batılı veya Doğulu olduğu fark etmeksizin, bağımsız yargı ve özgür medyanın olduğu ülkelerde ise kötülük yapanlar zengin ve güçlü dahi olsa adalet bir noktaya kadar sağlanabiliyor. Ve bağımsız yargı ve özgür medya ne kadar güçlü olursa adaletin sağlanma derecesi de o kadar artıyor.