İran’ın cevabı ise çok daha net bir caydırıcılık diliyle geldi. “Vurursanız, bölgede ABD’nin bulunduğu üsler hedef olur.”
Hızına yetişemediğimiz bunca habere baktığımızda birbirinden kopuk manşetler görüyoruz. İran’da sokaklar kaynıyor, Washington’dan dayanın mesajı geliyor; Tahran “vurursanız bölgedeki üsleri vururuz” diye karşılık veriyor.
Aynı günlerde Çin, rekor ticaret fazlasıyla dünya sanayisini nefessiz bırakacak bir ölçeğe ulaşmış durumda.
Suriye’de merkezi yönetimle PYD/SDG hattı yeniden sıcak çatışmaya dönüyor; kuzeyde, Arktik’te Grönland gibi coğrafyalar savunma mimarisinin kilidine dönüşüyor.
Finans cephesinde ise, belirsizlik yükselince güvenli liman bilinen emtia fiyatları teminat (margin) hamleleriyle duvara toslandırılmak istense de her gün rekorlar tazelemeye devam ediyor.
Bütün bunlar aynı anda yaşanınca soru doğal olarak kafamızda büyüyor: Neler oluyor?
Asıl mesele artık ABD ile Çin arasında horoz dövüşü değil; dünyanın üretim, enerji, para ve güvenlik düzeni aynı anda yeniden kuruluyor.
Bu yeni düzenin merkezinde Çin’in üretim kapasitesi ve buna bağlı jeoekonomik nüfuz var. 2025 verileri Çin’in ihracatını yaklaşık 3,7 trilyon dolar bandına taşırken, ithalatın görece zayıf kalmasıyla ticaret fazlası yaklaşık 1,19 trilyon dolara dayandı. Bu büyüklük, klasik rekabet üstünlüğü tartışmasını aşıp dünya ekonomisinin dengesini tek başına eğen bir ölçeğe giriyor.
Reuters’ın 2025 sonuçlarını özetleyen haberinde rekor ticaret fazlası açıkça vurgulanırken, Çin’in ABD pazarındaki daralmayı başka pazarlarla telafi ettiği de net şekilde görülüyor.
Normal piyasa mantığında böyle bir fazla, o ülkenin parasını değerlendirir; işçilik maliyeti artar; rekabet dengelenir. Fakat Çin’in sisteminde bu otomatik denge mekanizması tam çalışmıyor.
Kur rejimi, sermaye akımları ve kredi yönlendirmesi gibi araçlar sayesinde rekabet gücü piyasanın doğal sonucu yerine devletin yönettiği bir stratejiyle korunuyor.
Yani Çin sadece çok satmıyor; aynı zamanda satabildiği her pazara, sanayinin tüm halkalarını yutarak giriyor. Eskiden montajla başlayan hikaye, artık vida–motor–batarya–yazılım–çip düzeyine kadar inmiş tam bir entegrasyon hikayesi.
ABD’nin yanıtı ise sadece tarife değil elbette. Çok katmanlı bir çevreleme stratejisi uyguluyor.
Çin’i teknoloji kısıtlarıyla, tedarik zincirindeki boğazlarla, enerji akışlarıyla ve bölgesel güvenlik mimarileriyle aynı anda sıkıştırma denemesi diyebiliriz.
Bu noktada İran düğümü, ABD’nin elinde jeoekonomik bir kaldıraç gibi çalışıyor. Çünkü İran, yaptırımlar ve diplomatik baskı altında olsa da küresel enerji sisteminin en kritik fay hatlarından birinde duruyor. Çin için İran, yalnızca siyasi bir ortak değil. Aslında enerji tedariki açısından da stratejik bir sigorta…
Tam da bu nedenle son günlerdeki son durum tartışmaları salt retorikten ziyade krizin nasıl büyüyebileceğine dair somut bir işaret.
Reuters’ın 13 Ocak 2026 tarihli haberine göre Trump, İran’daki göstericilere “protestoya devam edin” çağrısı yaparken “HELP IS ON THE WAY” (yardım yolda) ifadesini kullandı.
Ne tür bir yardımkastettiğini açıkça söylemedi. Bu muğlaklık bilinçli olabilir. Bu söz hem psikolojik destek mesajı gibi okunur hem de Tahran’ın dış müdahale anlatısını aynı anda güçlendirir.
İran’ın cevabı ise çok daha net bir caydırıcılık diliyle geldi. “Vurursanız, bölgede ABD’nin bulunduğu üsler hedef olur.”
İran’ın Suudi Arabistan ve BAE’den Türkiye’ye kadar bölgedeki ülkelere “ABD üsleri vurulur” mesajı ilettiği, aynı süreçte ABD’nin bazı üslerden personel çektiği bilgisi yer alıyor.
İran Meclis Başkanı’nın 11 Ocak 2026 açıklamaları da aynı çerçeveyi destekliyor. ABD’nin saldırısı halinde İsrail ve bölgesel ABD üsleri meşru hedef olarak işaret ediliyor. Bu cümleler, bölgesel çatışmayı İran–ABD ikilisinden çıkarıp zincirleme bir coğrafyaya yayabilecek bir risk tasarımı olarak karşımızda.
Elbette bu noktada İsrail–ABD ittifakı tabloya giriyor. İran’ın nükleer kapasitesi ve bölgesel ağları, İsrail güvenlik doktrininin merkezinde.
Washington için ise hem İsrail güvenliği hem Körfez düzeni, İran’a baskı politikasının ana gerekçesi. Dolayısıyla Trump’ın dili sertleştikçe ve vurabilir algısı büyüdükçe, İran’ın misilleme senaryolarını İsrail’i de kapsayacak şekilde genişletmesi şaşırtıcı değil.
Bu gerilimin Türkiye’ye yansıması sadece teorik olmayacak gibi. Daha şimdiden sınır hareketliliğine dair işaretler var. Reuters’ın dün yayınlanan bir haberinde, baskının sürdüğü ortamda İranlıların Türkiye’ye Kapıköy sınır kapısından giriş yaptığı aktarıldı. İran’daki krizin şiddetlenmesi halinde göç dalgası ihtimali, Suriyelilerden farklı bir kompozisyonla (daha yüksek sermaye ve hareketlilik kapasitesi olan kesimlerin hızla yön değiştirmesi gibi) ortaya çıkabilir. Bu, konut piyasasından hizmetler sektörüne, kayıtlı/kayıt dışı işgücü dengesinden şehir içi kira dinamiklerine kadar bir dizi iktisadi kanalı tetikleyebilir.
Şimdi aynı büyük satrancın Suriye sayfasına gelelim. Suriye’de merkezi yönetim ile PYD/SDG hattı arasındaki çatışma yerel bir etnik/siyasi mesele olmaktan çoktan çıktı.
Çünkü SDG, Reuters’ın bile açıktan vurguladığı gibi ABD destekli bir yapı. Aynı zamanda ülkenin petrol kaynakları, IŞİD hapishaneleri ve kuzeydoğudaki fiili idari düzen üzerinde etkili.
Ocak 2026’nın ilk yarısında Halep’te çatışmaların yeniden yükselmesi bunun en görünür örneği oldu. Suriye hükümet güçleri ile SDG arasında Halep’te ölümcül çatışmalar çıktı, bombardıman/çatışma yoğunluğunun arttı ve sivillerin ciddi şekilde etkilendi. Çatışmaların başlamasından üç gün sonra şiddetlenmesinin ardına da büyük bir nüfusun yerinden edildiği ve ateşkes ilanı gibi adımların haberleri dolaştı.
Peki, bu çatışmayı ABD–Çin şemsiyesinde nereye koyacağız?
ABD her zaman Ortadoğu’da düşük maliyetli nüfuz için yerel ortaklara yaslanır; SDG de bu mimarinin parçası.
Çin ise aynı bölgede enerji tedarikini garanti etmek, yaptırım ağlarını by-pass etmek ve Batı’nın kontrol ettiği geçitlere bağımlılığı azaltmak istiyor. İran–Çin petrol bağı bu yüzden hem ticari hem stratejik. Dolayısıyla Suriye’deki kırılma, İran’daki gerilimle birleştiğinde ABD’nin elindeki baskı araçları artar ve Çin’in enerji ve lojistik dayanıklılığı test edilir.
Bu aynı zamanda Türkiye’nin güvenlik ve ekonomi gündemini de doğrudan etkiler. Çünkü Türkiye hem coğrafi olarak bu fay hattının üzerinde hem de NATO/ABD ilişkileri ile bölgesel denklemler arasında hareket etmek zorunda.
Arktik/Grönland meselesi bu resmin coğrafyanın geri dönüşü bölümü adeta. Küresel ısınma yeni rotalar açarken, Kuzey Kutbu aynı zamanda balistik füze erken uyarı ve savunma mimarileri için benzersiz bir açı sunuyor.
Bu nedenle Grönland gibi noktalar sadece maden adası değil. Büyük güçlerin nükleer caydırıcılık ve erken uyarı ağlarının kilit taşları haline geldiler. Çin’in Arktik’e ilgisi ticaret rotaları ve uzun vadeli lojistik dayanıklılık arayışının parçası olarak okunmalı.
ABD’nin ilgisi ise yakın çevre savunması ve stratejik boşluk bırakmama refleksinden kaynaklanıyor gibi. Bu iki motivasyon çatışınca Arktik de Hint-Pasifik gibi yeni bir rekabet cephesi haline gelmeye aday oluyor.
Finans tarafı ise savaşın daha az görünen ama daha hızlı çalışan damarlarından biri. Jeopolitik stres yükseldiğinde sermaye güvenli limana koşar. Değerli metaller ve emtialar öne çıkar.
Fakat piyasa altyapısı, volatilite yükselince risk gerekçesiyle bir anda teminatları artırır ve kaldıraçlı pozisyonları zorla küçültür. 2011 gümüş rallisinin kırıldığı dönemde CME/COMEX’te teminatların kısa sürede art arda yükseltilmesi bunun klasik örneklerinden biri olarak kayda geçmişti. Şimdi yine aynı şey oluyor. Reuters’ın hem 2011 Mayıs tarihli factbox’ında hem de sonrasında, gümüş vadeli işlemlerinde teminatların iki haftalık dönemde beş kez artırılarak toplamda yaklaşık %84 yükseltildiği belirtiliyor. Geçtiğimiz haftalarda yapılan teminat artışları da aynı bu çerçevede gerçekleşti.
Yani piyasa dediğimiz şey, bazen salt arz-talep değil altyapı kurallarının bir anda sertleştiği, likiditenin boğulduğu bir deniz. Bu ara yoğunlaşan bu teknik hamleler jeopolitik şokların finansal kanallardan ne kadar hızlı yayıldığının en net göstergesi.
Bütün bu parçaları birkaç cümleyle birleştirirsek olursak şöyle ifade edebiliriz: “Dünya aynı anda üç düzende kırılıyor diyebiliriz. Üretim düzeni, enerji düzeni ve güvenlik düzeni… Çin üretimle küresel sistemi kendine bağımlı kılacak kadar büyüdü. ABD bu bağımlılığı tersine çevirmek için çok cepheli bir çevreleme stratejisi yürütüyor. İran bu çatışmanın enerji ve caydırıcılık düğümü. İsrail–ABD ittifakı bu düğümü güvenlik doktrinine bağlıyor. Suriye’de merkezi yönetim ile PYD/SDG hattında alevlenen çatışmalar, ABD’nin yerel ortak mimarisinin sahadaki gerilimini gösterirken, Çin’in enerji ve lojistik dayanıklılığına dolaylı baskı üretiyor. Arktik/Grönland hattı, yeni ticaret yolları ve erken uyarı savunmasıyla rekabeti kuzeye taşıyor. Finansal altyapı ise bu stresin dalga boyunu büyüten bir hızlandırıcı gibi çalışıyor.”
Hasılı, aynı anda birçok yerde yangın var ve kartlar uzun yıllar sonra ilk defa böylesine karıştırılıp dağıtılıyor.