Venezuela sonrası yaşananlar üzerinden okuyunca Trump’ın batı yarım küre hamlesi bir -tek ülke operasyonu- olmaktan çıkıyor, bölgeye dönük bir yöntem beyanına dönüşüyor.
Venezuela sonrası yaşananlar üzerinden okuyunca Trump’ın batı yarım küre hamlesi bir -tek ülke operasyonu- olmaktan çıkıyor, bölgeye dönük bir yöntem beyanına dönüşüyor.
3 Ocak 2026’daki konuşmada “Batı yarım kürede Amerikan egemenliği bir daha asla sorgulanmayacak” ifadesini yeni Ulusal Güvenlik Stratejisiyle birlikte kullandı. Burada mesaj, Caracas’ı aşan bir mesajdı. Bölgedeki devletlere ve Çin’e aynı anda -kural koyan benim, erişim bende- demiş oldu.
Bu mesajın sahadaki karşılığı da yine Venezuela’da görüldü. 7 Ocak 2026’da Venezuela bağlantılı tankerlerin yakalanması ve bir Rus bayraklı tanker dahil operasyonların yürütülmesi, yaptırım kelimesini kağıttan çıkarıp deniz trafiğine, sigortaya, ödeme kanalına ve fiili sevkiyata bağlayan bir uygulama çizgisi gösterdi.
Bu yöntem Çin’in bölgeden edindiği faydayı kesmekten önce o faydayı pahalı, yavaş ve riskli hale getirme hedefi üzerine kurulu. Reuters ve FT, bu hamleleri gölge filo ve yaptırım delme ağlarını merkeze alan daha sert bir yaptırım hattı olarak tanımlıyor.
Trump’ın arka bahçe mantığı burada iki yönlü kazanç kurgusuna oturuyor. Birinci yön ABD’nin kullanım alanını büyütmek. Enerji akışını ABD koşullarına bağlamak, Amerikan şirketlerinin yatırım ve işletme alanını genişletmek, liman ve transit hatlarında erişimi artırmak bu tarafa yazılıyor. Guardian’ın aktardığı Venezuela petrolünün ABD koşullarıyla satılması yaklaşımı da bu çerçevenin parçası.
İkinci yön Çin’i aynı faydadan mahrum bırakmak. Çin’in Venezuela petrolü ve genel olarak Latin Amerika kaynaklı emtia üzerinde kurduğu finansman ve satın alma düzenine maliyet bindirmek, uzun vadeli sözleşmeleri kırılgan hale getirmek bu tarafa yazılıyor. Çin’in bu hamlelere egemenlik vurgusuyla tepki vermesi Washington’un dokunduğu çıkar alanını gösteriyor.
Bu yöntemin temeli 2025 Aralık Ulusal Güvenlik Stratejisi içinde Trump Corollary başlığıyla daha açık hale geldi. Metin, Monroe Doktrini çizgisinin yeniden uygulanacağını, yarım küre dışı rakiplerin stratejik varlıkları sahiplenmesine ya da kontrol etmesine izin verilmeyeceğini, batı yarım küre’de ABD’nin erişimini ve üstünlüğünü esas alacağını yazıyor. Bu vurgu, liman işletmeleri, kritik altyapı, enerji hatları, telekom ve veri altyapısı gibi alanların artık ekonomik yatırım başlığından çıkıp güvenlik alanı içine alınmasına zemin hazırlıyor.
Venezuela örneğinin diğer ülkelere verdiği asıl sinyal ceza tehdidinden çok koşullandırma modeli. Bir ülke Çin’le belirli başlıklarda derinleştiğinde, Washington o başlığı göç, kartel, sınır güvenliği gibi iç siyaset gündemleriyle birleştirip baskıyı büyütebiliyor. Bu baskı çoğu zaman tankla değil finansla ve işbirliği sözleşmeleriyle çalışıyor. Pazar erişimi, muafiyetler, lisanslar, sigorta maliyeti, bankacılık kanalları, uluslararası fon davranışı başlıkları da haliyle aynı anda etkileniyor. Bakır tarafında Section 232 çizgisinin açılması ve 2025 yazındaki düzenlemeler, Trump’ın tedarik zinciri başlıklarını güvenlik gerekçesine bağlayarak rakibe maliyet üretme kapasitesini gösteren en güzel örnek.
Trump’ın bu kadar sert ve sahiplenmeci görünmesi, müdahale edilen ülkelerde iç siyaseti daha keskin hale getirebilir. Bu keskinleşme, ideolojik gruplar için propaganda zemini üretir, hedef çeşitliliğini artırır, sabotaj ve terör riskini yükseltir. Bu riskin çalışması için Çin’in sahaya açık biçimde inmesi gerekmez. Dışarıdan finansman, propaganda, siber destek, kaçakçılık ve gölge finans kanallarıyla maliyet bindirme stratejisi daha olası görünür. Böyle bir tabloda Trump’ın karşısına çok sayıda düşük yoğunluklu cephe çıkabilir.
Çok cephe meselesi tam burada ABD’nin genel güç dağılımına bağlanıyor. Batı yarım kürede sürekli kriz üretmek, deniz denetimi, yaptırım, diplomatik baskı ve iç güvenlik koordinasyonu gerektirir. Bu yoğunluk artarsa Washington’un dikkat ve kaynak yönetimi zorlaşır. Kaynakların bir kısmı doğrudan kuvvet aktarımı şeklinde kaymayabilir, fakat stratejik odak ve gündem yönetimi kayar. Bu kayma, doğu yarım kürede Çin’in hareket alanını genişletebilecek bir fırsat penceresi yaratır. Özellikle Tayvan çevresinde baskının tırmanması, Güney Çin Denizi’nde gerilimin artması, bölgesel müttefiklere dönük siyasi ve ekonomik baskının yoğunlaşması gibi senaryolar bu zeminde daha mümkün hale gelir. Buradaki mantık basit çalışır. ABD batı yarım kürede sürekli yangın söndürme moduna girerse, Çin Asya-Pasifik’te kendi önceliklerini daha rahat dayatır.
Venezuela örneği Trump’ın niyetini ve yöntemini bir arada gösterdi. Yöntem, Çin’in yarım kürede borç ve yatırımla kurduğu yerleşimi pahalı hale getirmek, akışları ABD koşullarına bağlamak, aynı anda bölge ülkelerine sınır çizgileri geri geldi mesajı vermek. En nihayetinde bu çizgi kısa vadede iki yönlü kazanç üretse bile, uzun vadede maliyetli yan etkiler üretme potansiyeli taşıyor. Bu yan etkiler de ABD’nin odağını dağıtıp Çin’in Asya’da daha iddialı hamleler denemesine zemin hazırlayabilir.
Hasılı, yataktan alma operasyonundan sonra her ne kadar “ABD kazandı, Çin kaybetti” desek de Trump’ın işlerin ayarını kaçırması halinde rüzgar dönebilir ve Çinlilerin yelkenlerini uçururcasına doldurabilir. Gelgelelim, Maduro zaferinin hemen ardına kıtadaki birçok ülkeyi tehdit edişinden işlerin ayarının kaçacağı -besbelli- desek, sanırım yanlış bir tespit yapmış olmayız.