Uluslararası alanda tanınan uzmanlardan Ivana Hughes geçtiğimiz günlerde küresel silahlanma dinamiğinin Soğuk Savaş’tan bile daha kontrolsüz bir nükleer yarışa sürüklenebileceği uyarısında bulundu.

Dünya siyaseti ve dolayısıyla ekonomisinin ritmi fena halde değişmiş durumda. Devletler artık bütçe kalemlerini barış döneminin verimlilik hesaplarından ziyade savaş döneminin dayanıklılık testlerine göre dizayn ediyor.

ABD Temsilciler Meclisi Silahlı Hizmetler Komitesi’nin Savunma Yetki Yasası çerçevesinde hazırladığı son rapor klasik bir savunma metninden çok uzaklaşmış haliyle karşımıza çıktı. Tam anlamıyla açık kaynak istihbarat belgesi gibi okunması gereken bir stratejik yön haritası masaya koyuldu desek yanlış olmaz.

Çok yıllı UH-60helikopter tedariki, Gerald R. Ford sınıfı uçak gemileri için blok alım yetkisi ve Columbia sınıfı balistik füze denizaltılarında seri üretim imkanı… Bu üçlü kombinasyon kesinlikle bir tesadüf değil. Taktik harekat, küresel güç projeksiyonu ve nükleer caydırıcılık aynı cümlede buluşuyorsa bir ülke sadece bütçe yapmıyor, yakın zamanda başlaması kuvvetle muhtemel bir savaşın mimarisini oluşturuyor demektir.

UH-60 sahadaki askeri hareketliliğin omurgasıdır. Kriz anında hızlı intikal, özel operasyon ve lojistik süreklilik sağlar. Gerald R. Ford sınıfı uçak gemileri ABD’nin Pasifik’ten Akdeniz’e kadar -BURALARIN KRALI BENİM- deme biçimidir. Columbia sınıfı denizaltılar ise nükleer üçlünün en görünmez ama en ölümcül ayağını temsil ediyorlar. Bu üç platformun aynı yasada güçlendirilmesi Washington’ın üç seviyeli savaş doktrinine eşzamanlı yatırım yaptığını gösteriyor.

Elbette bu noktada kritik olan sadece askeri kalemler değil. Raporda Dışişleri, Finans, İç Güvenlik ve Bilim komitelerinin de yetki taleplerinin yer alması olası savaşların artık teknoloji, finansal yaptırım, endüstriyel kapasite ve akademik inovasyonla yürütüleceğini kanıtlıyor. Pentagon’un planlama dilinin kökten değiştiğini anlamamız lazım. Barış zamanı optimizasyonu meselesinin yerini savaş zamanı verimliliği kavramının alacağı çok açık. Tedarik zincirlerinin dayanıklılığı, savunma sanayi üretim hızları ve mühimmat stok seviyeleri artık teorik senaryolar için değil baya baya olası sıcak cepheler için hesaplanıyor.

Bu küresel tabloyu Venezuela ve İran üzerinden okumak gayet mümkün. Washington’ın bu iki ülkeye yönelik sertleşen tutumunun arka planında sadece bölgesel siyasi amaçlar yok. Enerji-jeopolitik çok daha güçlü şekilde denklemlerin ana değişkeni haline gelmiş durumda. Çin’in uzun vadeli enerji güvenliği stratejisi kapsamında bu ülkelerden petrol alması, ABD açısından jeoekonomik bir meydan okuma anlamına geliyordu. ABD enerji akışını kontrol edebilirse savaşın finansmanını ve sanayisini de kontrol edebileceğinin farkında. Bu nedenle hemen hemen ürettiği tüm petrolü Çin’e satan Venezuela’yı hem abluka altına aldı hem de yöneticilerini kaçırıp ülkenin petrol üretimini tamamen Chevron’a bıraktı. Hatta o kadar ki aylar önce Venezuela’dan çıkan gemilere bile bunca zaman sonra takip ederek geçtiğimiz günlerde operasyonla Hint Okyanusu’nda el koydu. Çin için kalan üç önemli petrol tedarikçisinden, yani Rusya, Brezilya ve İran’dan gelen akışı da kırmak zorunda olan ABD muhtemelen Rusya’dan Ukrayna’ya karşılık Çin’ e petrol satmamasını ya da kısıtlamasını talep edecekken, ürettiği petrolün %80’inden fazlasını Çin’e satan İran ile ise ya anlaşacak ya da başına demir bir balyoz indirmeyi deneyecek. Aylardır ekonomisindeki durgunluğa rağmen deli gibi petrol stoklayan Çin elbette bu hamlelerin geleceğinin farkındaydı. Neler yapacağını hep beraber göreceğiz fakat çok net bir şekilde savaşa hazırlandıklarını ifade etmek lazım. Ordudaki çatlak seslerin sahibi generallerin tamamının toplanıp buhar edilmesinin ardında da hazırlandıkları savaşa çelikten bir irade ile girme arzusu var.

Evet, altın rezervlerindeki artış eğilimi de bu bağlamda dikkat çekici. Hem Washington hem Pekin rezerv kompozisyonlarını çeşitlendirirken sistemik kırılma riskine karşı güvenli liman varlıklarını artırıyor. Elbette bunlar illa bir savaş çıkacak anlamına gelmiyor. Fakat büyük bir jeopolitik şok ihtimalini de ciddiye almak zorunda olduğumuzun sağlam kanıtları olarak tüm gelişmeler gözümüze batma derecesinde sıralanmaya devam ediyor.

Uluslararası alanda tanınan uzmanlardan Ivana Hughes geçtiğimiz günlerde küresel silahlanma dinamiğinin Soğuk Savaş’tan bile daha kontrolsüz bir nükleer yarışa sürüklenebileceği uyarısında bulundu. Soğuk Savaş’ta en azından iki kutuplu, nispeten öngörülebilir bir denge vardı. Bugün ise çok kutuplu, asimetrik ve teknolojik olarak hızlanmış bir rekabet ortamı söz konusu. Hipersonik füzeler, yapay zeka destekli hedefleme sistemleri ve uzay tabanlı gözetim ağları, klasik caydırıcılık teorilerini zorlayan unsurlar haline geldi. Bu nedenlerden ötürü Hughes’in uyarısına kulak vermek lazım.

Aynı anda Birleşmiş Milletler’in mali kriz uyarısı gündeme düşüverdi. Bu uyarı da tam da en çok ihtiyaç olunan bir esnada küresel düzenin kurumsal ayağındaki kırılganlığı ortaya koydu. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres’in 2025 yılına rekor düzeyde ödenmemiş aidatla girildiğini belirtmesi uluslararası sistemin finansman mimarisinin de baskı altında olduğunu gösteriyor. ABD’nin milyarlarca dolarlık aidat borcu, Washington’ın çok taraflı kurumlara bakışındaki mesafeyi yansıtıyor. Eğer küresel güvenlik mimarisinin finansal zemini zayıflarsa devletler kendi güvenliklerini daha fazla tek taraflı araçlarla sağlamaya yönelir. Bu da silahlanma sarmalını hızlandırır. Yani Hughes’in uyarılarını daha da kıymetlendirir.

Çin tarafında ise az evvel ifade ettiğim üzere ordu içindeki tasfiyeler dikkat çekici. 2023’ten buyana yürütülen yolsuzluk soruşturmaları, özellikle Roket Kuvvetleri ve Merkezi Askeri Komisyon çevresinde üst düzey isimleri hedef aldı. Resmi açıklamalar yolsuzluk vurgusu yapsa da analistler asıl meselenin liderliğe tam sadakat olduğunu öne sürüyor.

Xi Jinping, Tayvan senaryosunu ciddiye alıyorsa komuta kademesinde en küçük tereddüde bile alan bırakmak istemez. Tarih bize gösteriyor ki, büyük askeri hamleler öncesinde iç konsolidasyon artar. Ordu içinde hizipleşme ihtimali dış politika risk iştahını sınırlar.

Tekrar edelim, bütün bu gelişmeler tek başına -III. Dünya Savaşı Başlıyor- manşeti atmayı gerektirmez. Fakat şunu da açıkça söylemek gerekir ki küresel sistem barışın konforundan, belirsizliğin disiplinine geçiyor. Savunma bütçeleri artıyor, nükleer envanterler modernize ediliyor, altın rezervleri büyüyor, uluslararası kurumlar finansal kriz yaşıyor ve büyük güçler askeri doktrinlerini güncelliyor. Bu tablo ne yazık ki jeopolitik risk priminin kalıcı olarak yükseldiği bir döneme işaret ediyor. Hasılı çatışmalar başlamasa da savaş tam tamları artık herkesin duyabileceği bir ses düzeyinde çalınıyor.

Son olarak meraklısına küçük ama çarpıcı bir not düşelim. COMEX’te altının ons fiyatı için15.000–20.000 dolar seviyelerine yönelik uzun vadeli opsiyon kontratları alındığı konuşuluyor. Bloomberg haberi doğrulasa da çok basitmişçesine geçiverdi. Bu tür işlemler çoğu zaman uç senaryo sigortası ya da yüksek riskli bir spekülasyon olarak görülür. Çünkü mevcut fiyat seviyelerinden bakıldığında aradaki mesafe devasa. Fakat finans tarihinde büyük kırılmaların hemen öncesinde kimsenin ihtimal vermediği fiyatlara yazılmış kontratların bir anda anlam kazandığı defalarca görüldü. Bu işlemler parası bol fon yöneticilerinin düşük olasılıklı bir kumarı olabileceği gibi küresel sistemdeki gerilimi, para rejimi değişimini ve jeopolitik sarsıntıları bugünden fiyatlayan daha derin bir okumanın sonucu da olabilir. Hangisi olduğunu bugün bilmek tabi ki mümkün değil. Ama şu kesin ki 20.000 dolarlık altın opsiyonu satın alan biri ya tarihin en pahalı şakasını yapıyordur ya da yaklaşan fırtınayı herkesten önce görüyordur.

Takibe devam….